20 Kasım 2009 Cuma

İSTANBUL DA YAPILAMSI ÖNERİLEN FALİYETLER

İstanbulluların yaşam portalı olan www.istanbul.com İstanbullulara ve İstanbulseverlere ekonomik, eğlenceli, hareketli kısacası dopdoplu bir bayram listesi hazırladı. Listede Asmalı Mescit’in daracık sokakları ve Beyoğlu’nun farklı yüzünü yeniden keşfederken Haliç adalarını yakından ve yüksekten görebileceğiniz inanılmaz manzaraya sahip Pier Loti’ye, modern sanatın kalbi Bienal’den nefis taze balık yemek için Anadolu ya da Rumeli Feneri’ne ufak bir gezintiye kadar yok yok.
1. Boğaz Keyfi: Vapurla Boğaz keyfi bayramda ayrı bir güzel… Kanlıca’da verilecek yoğurt molası ile birlikte sabah serinliğini yaşayacağınız bu noktadan sonra vapur yolculuğuna devam edin!
2. Prens Adaları: Prens Adaları’nda bayramın bir günü… Bizlere İstanbul’un ne güzel bir şehir olduğunu, otomobil ve kaostan uzak, insanın kendi ile buluşma adresleri olduğunu hatırlatan adalara ufak bir gezinti… Ve sonrasında Burgaz’da Sait Faik’in favori mekânı Kalpazankaya’da yenecek bir akşam yemeği…
3. Asmalımescit ve Beyoğlu: Asmalımescit’i yeniden keşfetmek. İstanbul’un kalbi Beyoğlu’nda eskiyle modernin kesiştiği bir mekânda biraz sohbet, biraz eğlence sizi bekliyor.
4. Bienal: Bienal mekânlarını gezmek… Sanat dünyasının iki senede bir gelen zirvesi bayramda da sizleri bekliyor.
5. Rahmi Koç Müzesi: Rahmi Koç Müzesi’ne aile boyu bir ziyaret… Haliç kıyısında çocuklardan yetişkinlere kadar herkesin ilgisini çekecek Türkiye’nin modern müzelerinden Koç Müzesi, tarih ve sanatla iç içe olmanızı sağlayacak.
6. Belgrad Ormanı: Sonbaharın renk cümbüşünü, Belgrad Ormanı’nın temiz havasında yürüyüş yaparak çıkarın.
7. Eyüp – Pier Loti: Eyüp Camii’nde bayram duası ve ardından Haliç adalarını yakından ve yüksekten görebileceğiniz inanılmaz manzara Pier Loti’ye teleferik seremonisi ile ziyaret. İçilecek Türk kahvesinin tadı damağınızda kalacak.
8. Sirkeci: Bayram şekeri için Hacı Bekir ya da şekerci Cafer Erol’da noktalanacak Sirkeci turu…
9. Arnavutköy: Arnavutköy - Rumelihisarı arasında Eylül ayının güzelliğine bir Boğaz yürüyüşü ekleyin! Yolda Bebek Badem Ezmecisi’nden badem ezmesi almak, Rumelihisarı’nda demli bir çay içmek alternatifler arasında…
10. Anadolu ve Rumeli Fenerleri: Balık mevsiminin açılmasını fırsat bilip Anadolu ya da Rumeli Feneri’nde taze balığın tadını çıkarın!
KAYNAK:.ntvmsnbc.com

17 Kasım 2009 Salı

İZMİR BERGAMA VE ÖZELLİKLERİ


Mysia bölgesinin önemli kentlerinden olan Pergamon, akropolün bulunduğu tepenin eteklerinden başlayarak ovaya doğru yayılmıştır. Akropolün bulunduğu tepenin iki yanından akan, Bakırçay Irmağına (Kalkos) dökülen (Selinos) ve Kestel (Keitos) Çaylarının verimliliğini arttırdığı topraklar Antik Çağın gözde kentlerinden bir olmasını sağlamıştır. Bergama Çayı’nın (Selinos) ikiye ayırdığı kent, doğal kaynaklar ile, çayların çevresindeki düzlüklerde günümüzde Musalla Mezarlığı denilen yere kadar uzanmıştır.Akropolün 392.3 m. yüksekliğindeki dik yamaçları kentin denizden uzak oluşundan dolayı göçlerden etkilenmemiştir. Bununla birlikte Pitane (Çandarlı) ve Dikili Körfezi’ne yakın oluşu, batıda Kaiko Vadisi’ni izleyen yolun Akhisar’a (Thyateria) ulaşmasıyla da Kral Yolu ile bağlantısı sağlanmış ve bu da kenti önemli kılmıştır.
Birçok antik kentte olduğu gibi Pergamon’un kuruluşu da mitolojik öykülere dayanmaktadır. Bu mithlerden birine göre; kentin kurucusu olan Pergamos, Akhilleus’un oğlu Neopotelemus ile Andromakhe’nin oğludur. Yunanistan’dan gelerek bugünkü Bergama’nın olduğu yerde yaşayan kralı öldürdükten sonra kenti ele geçirmiştir. Bir başka mithe göre ise; yöredeki Teuthrania kralı Grynos, zor durumda kaldığı bir savaşta Epiroslu Pergamos’tan yardım istemiştir. Onun yardımıyla savaşı kazanan Grynos bu zaferin anısına iki kent kurmuş, bunlardan birisine Pergamon, diğerine de kendi ismini Gryneion (Çıfıt Kalesi) vermiştir.
Bazı antik kaynaklarda ise kentin kuruluşu bunlardan farklı yorumlanmış, Telephos efsanesine bağlanmıştır.Yunanistan’ın Arkadia bölgesindeki Tegeia Kralı Aleos’a bir kâhin kızı Auge’den doğacak çocuğun dayılarını öldüreceğini söylemiştir. Olympia’ya gitmekte olan Herakles, Tegea’dan geçerken Augea ile karşılaşmış ve onu hamile bırakmıştır. Bir süre sonra Augea, Telephos’u doğurunca babası son derece hiddetlenmiş, kâhinin söylediklerini hatırlamış, Telephos’u Parthenion Dağı’na, kızını da bir sandık içerisinde denize bırakmıştır. Augea’nın içerisinde bulunduğu sandık Mysia kıyılarına ulaşmış, Mysia Kralı Teutras kızı beğenmiş ve onu kendisine evlat edinmiş. Diğer yandan oğlu Telephos’u arayan herakles onu Partheion Dağında bir arslan tarafından emzirilirken bulmuştur. Herakles çocuğu alarak Yunanistan’a götürmüş ve kral Karithos’a yetiştirmesi için bırakmıştır. Telephos büyümüş, annesini aramak için Anadolu’ya gitmiştir. O sırada Mysia kralı savaşmakta ve oldukça güç durumdadır. Telephos krala yardım etmiş ve bundan memnun olan kral da kızı Augea ile onu evlendirmek istemiştir. Ancak düğünlerinin yapıldığı gün anne ile oğul birbirlerini tanımıştır. Kralın ölümünden sonra Telephos onun yerine geçmiş ve Pergamon’u kurmuştur. Bergama Zeus sunağı kabartmalarında Telephos’un yaşamıyla ilgili bazı olaylara yer verilmiştir.
Bergama’da arkeolojik araştırmalara XIX.yüzyılın ikinci yarısında başlanmış, araştırmacılar özellikle kızıl kilise ile ayakta kalabilmiş bazı kalıntılar üzerinde durmuşlardır. Bergama’ya 1865’te gelen C.Humann, orada Dr.Nikola Ballis ile tanışmış, onunla akropole çıkarak kireç ocaklarında eritilen mermerleri görmüşlerdir.
C.Humman 1876’da Berlin Müzesi Müdürü olan Dr.A.Conze ile yöreyi incelemiş, bulduklarını Berlin Antiktepe Müzesi’ne göndermiştir.C.Humann’ın A.Conze, Bohn ve Schuhhardt’la birlikte 1883-1885 Aralık ayına kadar sürdürdüğü kazılarda İmparator Trayan’ın yaptırdığı teras üzerindeki tapınak, tiyatro ve yukarı agora kazılmıştır. C.Humann, Zeus tapınağı kabartmaları ile Athena Tapınağının mimari parçalarını Berlin’e götürmüştür.
Bergama kazılarını 1900-1912 yıllarında Dörpfeld yürütmüş, A.Conze ile Hepding de kazı gurubunda yer almıştır. Gymnasium, Attalos evi, aşağı agora ve büyük yapının yer aldığı alan ortaya çıkarılmıştır. 1912-1913 yıllarında ise Prof.Hubert Knachfuss ile İsviçre’li arkeolog Prof.Schazmann akropolün değişik yerlerinde kazılar yapmıştır. Bergama’daki altıncı dönem kazılarını Berlin Müzeleri Müdürü Wth.Wiegand yönetmiş, 1927-1929 yıllarındaki kazılarda akropoldeki saraylar ile depolar ortaya çıkarılmıştır. Aynı zamanda Priene, Milet ve Didiö kazılarını da yürüten Wiegand, 1928-1938 yılları arasında da Asklepion alanı ile bazilikanın bulunduğu bölümlerde de araştırmalarını yapmıştır.
Bergama’da yapılan araştırmalarda bulunan kalıntılar, keramikler ve aletler yöredeki yerleşmenin Neolitik Çağda başladığını göstermiştir. Akropolün eteklerindeki toprak dolgular arasında bu döneme tarihlenen taş bıçaklar, üvedik tepede nefrit taşından bir balta bulunmuştur. M.Ö.4000’e tarihlenen bu eserleri Bronz Çağa ait vazolarla keramikler izlemiştir. Arkaik dönemde küçük bir yerleşim olan ancak bu dönem kalıntılarının çok az olduğu, Pergamon’dan buluntular akropolde M.Ö.800 yıllarında bir yerleşim olduğunu göstermiştir. Frigyalılar bir süre bu yöreye egemen olmuşlar, M.Ö.VII.yüzyılda Ldyia’lıların egemenliğini kabul etmişlerdir. M.Ö.546’da ülkesinden kovularak Perslere sığınan Erythreli Gongyglos’un yönetimine verilen Pergamon M.Ö.362’de Mysia valisi Orontes’in Perslere karşı başlattığı ayaklanmanın merkezi olmuştur. M.Ö.400-399 yıllarında Xenophon’un “Onbinlerin dönüşü” isimli eserinden Pergamon’un işgal edildiği öğrenilmiştir.
M.Ö.334’de Pergamon, Granikos (Biga Çayı) Savaşından sonra İskender’in eline geçmiştir. Bundan sonra Büyük İskender, kentin yönetimini oğlu Herakles ile annesi Barsine’ye bırakmıştır. İskender’in ölümünden sonra Pergamon generallerinden Lysimakhos’un payına düşmüştür. Lysimakhos devlet hazinesini akropolde saklamış, korunmasını da paphlagonia’lı bir subay olan Philetarinos’a bırakmıştır. Lysimakhos’un ölümünden sonra devlet hazinesi Philetarios’da kalmış ve bu hazine ile Bergama Krallığını kurmuştur. Helenistik dönemde (M.Ö.300-M.S.20) Pergamon 150 yıl boyunca Anadolu’nun en önemli kültür merkezlerinden biri olmuştur (M.Ö.283-133). Bundan sonra Philetairos (M.Ö.183-263) krallığının sınırlarını Marmara Denizi’ne kadar genişletmiş, evlatlığı ve yeğeni olan I.Eumenes (M.Ö.263-241) ondan sonra krallığı devralmıştır.
M.Ö.241’de Eumenes’in yerine oğlu I.Attalos (M.Ö.241-197) geçmiştir. Attalos I Galatlara karşı pergamon’u korumuş, M.Ö.230’da onlara karşı büyük zafer kazanmıştır. Bundan sonra Attalos döneminde batı Anadolu’yu ele geçirmek isteyenler nedeniyle savaşlar birbirini izlemiştir. Bu arada Romalılarla yakın ilişkiye girmiş ve onların Anadolu’ya ayak basmalarına neden olmuştur.I.Attalos döneminde Pergamon krallığı askeri, politik , sanat ve kültür yönünden de önemli bir merkez olmuştur. I.Attalos’dan sonra Pergamon Kralı II.Eumenes (M.Ö.197-159) galatlar, Makedonyalılar ve Suriye Kralı Antiokhos’a karşı savaşmış, bu arada da iç ve dış politikada tutarlılığını korumuştur.
M.Ö.190’da Magnosia’da Suriye kralını yendikten sonra pergamon Krallığı güç ve zenginliğin doruğuna ulaşmıştır. Pergamon Krallığı güneyde Maiandros (Büyük Menderes) Nehri’nden başlayarak bütün Batı Anadolu’yu kapsadıktan sonra Trakya’dan Toroslar’a kadar genişlemiştir. II.Eumenos devletin bütün zenginliğini kentin imarına sarfederek, yerleşimi akropolün yamaçlarından aşağıya doğru yaymış, yeni yapılanmalar için tepede teraslar yapmıştır. Nitekim kentin aşağı agorası, Gymnasium, kütüphane ve Zeus sunağı onun zamanında yapılmıştır. II.Eumenos’un (M.Ö159) ölümünden sonra yerine geçen Attalos (M.Ö.159-138) ve III.Attalos (M.Ö.138-133) dönemlerinde krallığın kültürel gelişimini sürdürmüşlerdir.Bu dönemde Antiokheia (Antakya) ile Alexandrai (İskenderiye) şehirleri pergamon’un rakibi durumuna gelmişlerdir. III.Attalos’un ölümünden sonra vasiyetinde Pargamon Krallığını Roma’ya bırakmış, ancak Romalılar bu topraklara çok kolay girememişlerdir. II.Eumenes’in meşru olmayan oğlu Aristonikos paralı askerler ve kölelerden oluşturduğu ordu ile üç yıl Romalılarla savaşmıştır. M.Ö.130’da yenilerek Roma’ya tutsak olmuştur.Bundan sonra Pergamon Attalos’un vasiyetnamesi uyarınca özgür bir kent olarak yaşamaya devam ettiyse de, Pontos Kralı Mithridates’in M.Ö.88’de batı Anadolu’ya hücum etmesi, Pergamon onun egemenliğine girmiş, ardından Roma’nın yöreye hakim olmasıyla da bir Roma eyaleti konumuna gelmiştir.
Roma döneminde gelişen, zafer anıtları, hadrian, Trajan, Carcalla, Dionysos tapınakları ile bezenen kent İmparator Hadrianus döneminde (M.S.117-138) yeniden parlak günlerine ulaşmıştır. Bu arada tıp yönünden büyük ünü olan Asklepion eklerle genişletilmiş, tiyatro, stadyum gibi yapılar eklenmiştir. Bizans döneminde Pergamon eski parlak dönemine ulaşamamış, ancak Anadolu’nun büyük kentleri arasında ismi geçmeye devam etmiştir. Araplar’ın Anadolu’ya yaptıkları hücumlar sırasında 716’da Pergamon’da yakılmış, 1306’da Kareisoğullarının eline geçerek Beyliğin balıkesir’den sonra ikinci önemli kenti olmuştur. Orhangazi 1336’da Bergama’yı Osmanlı topraklarına katmışsa da Ankara Savaşı’ndan sonra bu kez de Timur tarafından yağmalanmıştır.
Pergamon’un Tarihi yapıları
Heroon:
Akropol çıkışında, büyük ana girişe gelmeden solda görülen kalıntıların Pergamon krallarından I.Attalos ve II.Eumenes’e ithaf edilen , onları tanrılaştıran Heroon olduğu anlaşılmıştır. Bu yapıda Bergama krallığının kültü kutlanmaktadır. Bu tür yapılar İskender’in ölümünden sonra helenistik krallıklarda yaygın biçimde kullanılmıştır. Ancak pergamon kralları diğer Helenistik krallarda olduğu gibi yaşamları boyunca tanrılaştırılmamıştır. Yaşamları boyunca yanlızca rahiplik ünvanını taşıyan bu krallar ölümlerinden sonra tanrılaştırılmışlardır.
Saraylar:
Bergama akropolüne girilen sur kapısının hemen karşısında görülen peristylli saray II.Eumenes’e aittir. Sarayın kuzeyinde büyük bir salon, avlusunda bir sunağı ile güney-batısında da bir çeşmesi vardı.Ayrıca doğusa büyük salona bitişik bir de kült odası bulunmaktadır. Bu sarayın güney-batısında sarnıç, batıdadki odada da hephaistion isimli bir sanatçının imzası olan ilginç mozaik döşeme görülmektedir. Mutfak ve kilerler ise sarayın güney-doğusundadır. II.Eumenes’in sarayının hemen bitişiğinde ise I.Attalos’un sarayı yapılmıştır. Bu sarayları II.Attalos ile Philetaros’un olduğu sanılan iki saray daha izlamaktadir. Hepsinin ortak özelliklerini sütunlarla çevrili avlular arasında yer alan odalar oluşturmaktadır. Bunlarda ele geçen döşeme mozaikleri Berlin Müzesinde’dir. Bunları kışlalar, askeri depolar ve dükkanlar izlemiştir. Burada yapılan araştımalarda aşağı agorayı korumak amacıyla değişik ölçülerde 900 gülle bulunmuştur. Aynı zamanda silahların korunduğu depolar, bir bakıma sur duvarlarının bir bölümünü oluşturmaktadır.
Athena Kutsal Alanı:
Akropolde 1880-1881 yıllarında yapılan kazılarda ortaya çıkan Athena kutsal alanı, tiyatronun ve Zeus sunağının hemen üzerindeki terasta bulunmaktadır. Pergamon’un en eski tapınağı olan bu yapının M.Ö.III.yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır. Bizans döneminde, M.Ö.IV.yüzyılda bu terasta yapılan kale nedeniyle tapınak temellerine kadar sökülmüştür. Kilisenin duvarları arasındaki antik kalıntıların içindeki bir sütun parçasında da “Bunu Artemon’un oğlu senin için dikti. Ey Trion’dan doğan Tanrıca” yazısı okunmuştur. Athena Polias’a adanan tapınağın yapı malzemesinin incelenmesi sonunda yapılan krallık döneminden çok daha önceki tarihlerde yapıldığı ortaya çıkmıştır.
Athena Tapınağı’nın giriş kapısının parçaları berlin’e götürülmüştür. Bugün Berlin Müzesinde bu kapının rekontrüksiyonu yapılmıştır. Kutsal alanın ortasında bugün de görülebilen yuvarlak kaide üzerinde önce Athena, sonra da Augustos’un (M.Ö.31-M.S.14) tunç heykel dikilmiştir. Bu heykelin Roma döneminde ait mermer kopyası Vatikan Müzesi’ndedir. Ayrıca bu alanın çevresinde de I.Attalos ile II.Eumenes’in heykelleri bulunuyordu. Bunların en önemlilerinden olan Galat heykeli Roma Capitolion Müzesi’nde, karısından sonra kendisini öldüren Galat heykeli de Roma Terme Müzesi’ndedir.
Zeus Sunağı:
İzmir ili Bergama ilçesinde, antik Pergamon’un akropolünde bulunan bu sunak Pergamon Kralı II. Eumenes’in (MÖ.197-MS.160) Seleukos Kralı III. Antiochos’a ve Galatlara karşı kazandığı zaferin anısına yaptırılmıştır. Sunak ayrıca Mitoloji Tanrılarından Zeus ile Athena’ya adanmıştır. Helenistik dönemdeki Pergamon’un en görkemli anıtlarından olan bu sunak ile ilgili bilgiler Romalı Lucius Ampellius’un yazmış olduğu kitaptan öğrenilmektedir. Günümüzde Berlin’de Pergamon Müzesi’nde bulunan bu sunağın yalnızca temel kalıntıları Bergama’dadır.
Bergama yöresinde yol inşaatını yöneten Alman Mühendis Carl Humann çalışmaları sırasında bu sunak ile ilgili bazı frizlere ve kalıntılara rastlamıştır. Bergama’daki yol çalışmaları dört yıl kadar sürmüş ve ayrıca burada Carl Humann’ın 1878 yılında yaptığı kazılarda ele geçen sunağın frizlerinden Gigantlar savaşına ait 97 panel ve 2000 parça; Telepus frizine ait 35 panel ve 100 parça ile heykel, kitabe ve mimari kalıntılar 1878 yılında Berlin’e taşınmıştır. Sunağa ait bu parçalar Osmanlı Hükümetinden alınan izinle Almanya’ya götürülmüştür.
Bergama’da Zeus sunağının bulunduğu terasın asıl girişi doğusundaki ana caddeden idi. Sunağın kuzey ve doğusunda İon üslubunda yapılmış iki katlı bir stoa bulunuyordu. Sunak U şeklinde olup, 36.44×34.20 m. ölçüsünde mermerden yapılmıştı. Sunağın çevresini beş mermer basamaklı bir merdiven çeviriyordu. Bunun üzerinde 2.30 m. yüksekliğinde ve uzunluğu 120.00 m. yi bulan bir friz çepeçevre podyumu kuşatıyordu. U şeklindeki sunağın iki ucu arasındaki merdivenlerle bir galeriye çıkılıyordu. Bu galeride İon üslubundaki sütunlardan meydana getirilmiş çift sıralı bir portik bulunmaktadır. Bu portiğin ortasındaki boşlukta ise Zeus’a adanan armağanların konulduğu asıl sunak yer alıyordu. Sunağın üç tarafını saran alçak duvarda ise ikinci bir friz çepeçevre dolaşıyordu. Sunağın üstü kentuvarlar (yarı at yarı insan mitolojik yaratıklar), dört atlı arabalar, atlar ve tanrı heykelleri ile bezeli idi.
Sunağın at nalı şeklindeki podyumunu saran frizde mitolojik Yunan tanrıları ile Toprak Tanrısı Gaia, uzun saç ve sakallı ayaklarının yerine yılan kuyrukları olan dev Gigantların mücadelesi (Gigantomakhia) tasvir edilmiştir. Mitolojiye göre, Tanrı Zeus kardeşleri Titanları yeraltı dünyasına (Tantarus) kapatmıştı. Buna kızan Gigantlar yeryüzüne çıkarak mitolojik tanrılara saldırmışlardır. Bu savaşta tanrılar Gigantları yenmişlerdi. Bu frizin üzerinde, üç yandan sunağı saran duvarlarda ise tanrılardan Herakles’in oğlu Telephus’un Pergamon kentini nasıl kurduğunu anlatan kabartmalara yer verilmiştir.
Sunak açık mavi renkte mermer bir boya ile boyanmıştır. Tanrıçaların giysilerine altın veya tunçtan eklemeler yapılmıştır. Bu kabartmalarda Gigantların isimleri ayrı ayrı yazılmıştır. Bu kabartmaları yapanlar Pergamon ve Atina’daki en ünlü sanatçılardır. Kabartmalarda kazanan tanrılar simgesel olarak Pergamonluları tasvir etmektedir. Yenilen devler ise Pergamon’un düşmanları olan Galatlarla, III. Eumenes’i simgelemektedir. Bu kabartmalarda Helenistik heykel sanatının tüm özellikleri kıvrılıp bükülen vücutlar, duygusal yüz ifadeleri mermerlere yansıtılmıştır.
Kütüphane:
Bergama’nın, tarihte büyük ün yapmış Helenistik devrin en büyük kütüphanesi Athena Tapınağının hemen arkasındadır. Carl Humann ve Prof.A. Conze’nin 1880 kazılarında ortaya çıkardıkları bu kütüphane İskenderiye kütüphanesinden sonra döneminin önemli yapılarının başında gelmektedir. Bergama’da yaşayan Romalı yazar Marcus T.Varro’dan (M.Ö.116-27) öğrenildiğine göre, bergama kütüphanesinin İskenderiyedekini geçmesinden korkan Mısır’ın Ptolemai kralları ülke dışına papirüs gönderilmesini yasaklamışlardır. Ancak Bergamalılar yazmak için bu kez de hayvan derilerinden yararlanmışlardır.
Tarihte bu iki kütüphane arasındaki rekabet sürüp gitmiştir. Marcus Antonius’un M.Ö.1’de 200.000 ruloyu içeren kitaplıktaki eserlerin çoğunu Bergama’dan kaçırarak Kleopatra’ya hediye etmiştir. Bu olaydan sonra Bergama kütüphanesinde çok az rulo kalmış, bunlar M.S.700’e kadar korunabilmişlerse de kalanlar, Amr bin el-As tarafından yok edilmiştir.
Bergama kütüphanesi II.Eumenes zamanında yapılmış, ancak bazı kaynaklarda I.Attalos’un ismi geçmektedir. Bergama kütüphanesi yazma eserlerinin yanı sıra heykelleri ile de bir müze görünümündeydi. Nitekim M.Ö.13’de Bergama Roma yönetimine geçtiğinde Grek kültürünü incelemek isteyen Romalı bilim adamları aradıklarını bu kütüphanede bulmuşlardır.
Traianus Tapınağı:
Akropolde 1883-1885 yıllarında yapılan kazılarda büyük bir yapının kalıntıları ortaya çıkmış ve çevresindeki bir çok mimari parçalar bu yapının bir deprem sonrası yıkıldığını ortaya koymuştur. Athena tapınağından dokuz, tiyatro terasından 55 m. yüksekliğindeki yapının Athena temennası ile bağlantısı olduğu, doğusundaki kapı ve merdivelerin de kütüphaneye çıktığı anlaşılmıştır. Bu yapının bulunduğu teras akropolün en yüksek yeridir. Daha önce burada bir helenistik dönem yapısı olduğu, alanın kemer ve tonozlarla takviye edilmiş, çevresi de stoalarla çevrelenmiştir. Buraya Romalıların tanrılaştığı kabul edilen imparatoru Traianus’un (M.S.98-117) tapınağı yapılmıştır. Tapınak İmparator Hadrianus (M.S.117-138) döneminde tamamlanmıştır.Burada yapılan kazılarda her iki imparatorun bugün Berlin Müzesi’nde olan iki heykeli bulunmuştur.
Traian Tapınağı 1976’da Alman Arkeoloji Enstitüsünce Dr.Ö.Rombock’un başlayıp, Dr.K.Nohlen’in sürdürdüğü bir restorasyonla yenilenmiştir.
Demether Kutsal Alanı:
Demeter kutsal alanı, Bergaöa’ya hakim, yaklaşık 100×50 ölçüsünde dikdörtgen bir teras üzerinde M.Ö.III.yüzyılda Philetarios ve II.Eumenes tarafından anneleri Boa’nın anısına yaptırıldığı architrav ve orthostlar üzerindeki yazıtlardan okunmaktadır.
Ancak küçük bir giriş kapısının architravı üzerindeki frizde yer alan yazıttan çevresindeki stoaların I.Attalos’un (M.Ö.241-197) karısı Apollonis tarafından yaptırıldığı yazılıdır. Başlangıçta Templium in antis planında olan tapınak Roma döneminde yapılan ve bol mermer kullanımıyla prostylos planına dönüştürülmüştür. Buradaki başka bir yazıttan ve tapınak çevresinde yapılan düzenlemelerin Antonius Pius zamanında Pergamon’un asil ailelerinden Cladius Slianus Aedimus tarafından yapıldığı öğrenilmiştir.
Dionysos Tapınağı:
Tiyatro terasının kuzey ucuna M.Ö.III.yüzyılda yapılan Dionysos Tapınağı Roma İmparatoru Carcalla (M.S.211-217) tarafından yeniden elden geçirilmiştir. İlk yapılışında andezit taşından olan tapınak Roma döneminde bütünüyle mermerle kaplanmış, ayrıca yirmi beş basamakla çıkılan İon üslubunda bir de prostylos yapıya eklenmiştir.
Günümüzde sunağı ile birlikte çok iyi korunarak gelebilen Dionysos Tapınağı yüksek bir podyum üzerinde, İon üslubunda bir Prostylosdur. Buradaki kazılarda bulunan Astlepios başı Berlin Pergamon Müzesi’ndedir.
Hera Kutsal Alanı:,Yukarı Gymnasion’un kuzeyinde, çevreye hakim iki teras üzerinde yer alan hera Kutsal alanının, II.Attalos (M.Ö.159-138) döneminde yapılarak Hera Basilea’ya adandığı, architrav parçaları üzerindeki yazıttan öğrenilmiştir.Dor üslubunda, dört sütunlu bir prostylosdur. Temenos’un tam ortasına yapılan tapınağın batısına eksedra, doğusuna da küçük bir stoa yerleştirilmiştir. Gymnasionlar:
Bergama’nın en büyük yapılarından Gymnasion, Hera kutsal alanının altında üç ayrı teras üzerinde M.Ö.III.yüzyılın ikinci yarısında yapılmış, Roma döneminde de bazı değişikliklere uğramıştır. Birbirinden farklı yükseklikte teraslar üzerinde yapıldığından merdivenlerle aşağı kadar inmektedir. Önce andezit taşı, sonra da mermerin kullanıldığı Gymnasion’un alt terastaki yapısı çocuklara (Paides), orta terastaki genç erkeklere (Epheboi), yukarı terastaki ise yetişkinlere (Paides) ayrılmıştır. Bunlardan aşağı ve orta Gymnasion Helenistik dönem özelliklerini korumasına karşılık, yukarı teras Roma döneminde büyük değişiklik geçirmiştir. Ayrıca Gymnasion avlusunun batısındaki üst bölümünde küçük bir de tapınak yapılmıştır.
ÖZellikle gençlerin beden ve ruh sağlığını eğitmeyi amaçlayan Gymnasion Helenistik dönemde yapılmış, Roma döneminde, özellikle İmparator Hadrianus zamanında değişikliğe uğramıştır. Sütunlu bir avlunun içerisindeki yapılardan oluşmakta, doğu ve batısında bulunan gymnasionların ayrılmaz parçası hamamlarla sona ermektedir. Batı galerisinin arkasında yarım daire şeklinde yıkanma yerleri, kuzeybatısında yaklaşık 1000 kişi alabilen üztü örtülü tiyatro görünümlü toplantı salonu bulunmaktadır. Kuzeydeki geniş salon Gymnasionun ana odası olup, buna eklenen iki apsisli oda ile burasının imparator salonu olduğu yazıtlardan anlaşılmıştır. Diğerlerine göre daha iyi korunan bu bölüm aynı zamanda törenlerde kullanılmış ve bu nedenle “Tören Gymnasionu” adı verilmiştir.
Gymnasion’un orta bölümü Hellenistik dönemde yapılmış, tonoz örtülü basamaklarla içerisine girilmektedir. Bir teras üzerinde uzun bir stoa ve bir bölümünde de odalar yer almaktadır. Bunlardan doğuda olanı iki dor sütunu ile terasa açılmakta olup, burada bulunan bir yazıttan bu mekanın Hermes, herakles veya imparator kültüne ayrıldığı öğrenilmiştir. Tapınağın duvarlarında başarılı olan efeboinlerin isimleri yazılıdır. Güneydeki kent çeşmesini ise II.Eumenes yaptırmıştır. II.Eumenes’in yaptırdığı gymnasionun aşağı bölümüne ana caddedeki propylondan girilmektedir. Uzunluğu 80 m. olan bu yapı bütünüyle yıkılmış olup, günümüze temel duvarlarının bir bölümü ile güneybatı köşesinde odaya benzer bir bölüm gelebilmiştir.Buradaki merdivenli girişin batısındaki bir nişin içerisindeki bir stel üzerinde II.Attalos döneminde Epheboi olan küçüklerin isimleri yazılıdır. Buradaki büyük kuleler ise Bizans döneminde yapılmıştır.
Agoralar:
Akropolün güneyindeki büyük kapıdan tepeye çıkan yolun üzerinde kentin iki agorası bulunmaktadır. Büyük kapının hemen üzerinde olanı aşağı agora, Zeus Tapınağı’nın biraz altında olana da yukarı agora ismi verilmiştir. Aşağı agora II.Eumenes’in akropolü genişletirken yaptırdığı sanılmaktadır. Agora dor üslubunda sütunları olan galerilerle çevrilmiştir. Bunlardan kuzeydeki galeri iki katlı olup, depo ve dükkanlar alt katta kalmıştır. Agoranın batı ve güney duvarları toprak baskısından yıkılmış M.Ö.II.yüzyılın başlarında onarılmış, kuzeybatısı sütun ve kemerlerle desteklenmiştir.
Agoranın ortasında bulunan kuyunun suyu Attalos’un sarayındaki sarnıçlardan sağlanmıştır. Yukarı agora, Zeus Sunağı’nın bulunduğu terasın 15 m. altında, güney ve kuzeyinde dor üslubunda sütunlu galerilerle çevrilmiştir. Bunlardan güneydeki sütunlu galeri iki katlı olup, alt katından depo olarak yararlanılmıştır. Agoranın batısındaki küçük tapınak Prostylos planlı olup, Dor-İon karışımı bir yapıdrı. Yapıldığı tarih kesin olmamakla birlikte II.Eumenes zamanında yapılıp, Zeus veya Hermes’e adandığı sanılmaktadır. Ancak çörtenler üzerindeki Menad ve Satry başlarına dayanılarak Dionysos’a sunulduğu da iddia edilmektedir.
Tiyatro:
Bergama tiyatrosu akropolün çok dik bir yamacında, Zeus Sunağının yakınında güney-batıya yönelik olarak yapılmıştır. Helenistik dönem tiyatrolarının en güzel yapıtlarından olup, II.Eumenes’in krallığı döneminde yapılmıştır.
Burada yapılan araştırmalar aynı yerde, bergama krallığının ilk yıllarından kalma bir tiyatronun bulunduğunu ortaya koymuştur. Nitekim günümüze bu tiyatrodan polygonal örgülü destek duvarının bazı parçaları gelebilmiştir. Ayrıca ilk tiyatronun sahne binasının ahşaptan, geçici olarak yapıldığı, gösteriler bittikten sonra kaldırıldığı da ileri sürülmüştür. Tiyatro 80 oturma sırası ile 10.000 kişiyi alacak kapasitededir.Andezit taşından yapılan tiyatronun yalnızca asillere ayrılan bölümleri mermerdendir.
Helenistik dönem tiyatrosu da ilk tiyatroda olduğu gibi sahne binası ahşaptı ve gösteri bittiğinde kaldırılıyordu.
Serapis Tapınağı (Kızıl Avlu):
Akropolden ovaya doğru yayılan antik kent, Bergama İlçesine kadar uzanmıştır. Kırmızı tuğladan yapıldığından ötürü halkın kızıl avlu diye isimlendirdiği büyük ölçüdeki yapı M.S.II.yüzyılda Roma döneminde yapılmış ve Mısır tanrılarından Serapis’e (Osiris) adanmıştır.
İzmir ili Bergama ilçesinde bulunan Kızıl Kilise (Serapis Mabedi-Kızıl Avlu) MS. II. Yüzyılda Roma döneminde Mısır Tanrılarından Serapis (Osiris) adına yapılmıştır. Yapının üzerindeki mermer kaplamaları dökülmüş ve kırmızı tuğlalar ortaya çıkmıştır. Bu yüzden de halk arasında Kızıl Avlu veya Kızıl Kilise ismi yakıştırılmıştır.
Bizans döneminde ana binanın içerisine Aziz Yuhannes’e adanmış bir kilise yapılmıştır. Bu kilisenin yapımında Serapis Mabedi’ne ait yapı malzemeleri kullanılmıştır. Bu arada Apsisinde bazı değişiklikler yapılarak kilise daha belirgin olarak ortaya çıkarılmıştır. Bizans döneminde yapılan kilise iki nefli olup, ayrı bir apsis buraya eklenmiştir.
Bu yapı ile ilgili birbirinden farklı görüşler ortaya atılmıştır. Bazılarına göre agora, borsa dairesi, kent kütüphanesi, mahkeme, hamam olarak nitelenmiştir. Ancak 1932’de başlayıp 1938 yılına kadar süren Th.Wiegant’ın kazıları sonucunda burasının Mısır tanrısı Serapis’e adanmış olduğu kanıtlanmış, güneydeki yuvarlak kulede bulunan iki insan büyüklüğündeki Mısır üslubunda yapılmış heykellerin parçaları da bu iddiayı kuvvetlendirmiştir.
Kilise ana bina ve iki yanındaki ek binalardan oluşmuştur. Bunlardan ön kısımdaki bölümde 200×100 m. ölçüsünde geniş bir avlu bulunmaktadır. Ana binanın 7.00×14.00 m. yüksekliğinde anıtsal bir girişi vardır. Bu girişin iki yanına beşer sütunlu revaklar yerleştirilmiştir. Ayrıca girişin karşısında da 20 sütunlu bir başka revak sırası bulunmaktadır. Bu revakların ortadaki dört sütunu bir bakıma ikinci bir anıtsal girişi meydana getirmiştir. Bu giriş 7.50×2.00 m. ölçüsünde tek parça monolitik mermerden yapılmıştır. Mermerlerin iki tarafında dikkati çeken beşer metre uzaklıktaki delikler de girişin tunç kapısına ait menteşe izleridir.
Yapının döşemesi ve duvarları tamamen mermerlerle kaplanmıştır. Duvarlar boyunca bütün bu mekânı saran sütunların üzerinde bir balkon bulunuyordu. Ancak bu balkon günümüze gelememiştir. Bu bölümdeki iki küçük çukur üzerindeki podyumda on metre yüksekliğinde olduğu sanılan bir kült heykelin kaidesi bulunmaktadır. Bu podyumun içerisinden geçerek kaidenin ortasına çıkan rahiplerin Tanrı ile konuştuklarına inanılmıştır.
Ana binanın iki yanındaki kuleye benzer silindir şeklindeki bölümlerin önünde yuvarlak ve ince uzun havuzlara yer verilmiştir. Birbirlerinden 16.20 m. aralıklı olan bu kuleler 15 m. çapında olup, yükseklikleri 19 m.dir. Duvarları moloz taş, küçük yontma taş ve kireç harçla yapılmıştır. Bunların üzerlerinin tuğla kubbelerle örtülü olduğu kemer izlerinden anlaşılmaktadır. Yan avlular da üç taraftan stoalarla kuşatılmış, bunların üzerine kadın ve erkek figürleri yerleştirilmiştir.
Asklepion:
Asklepion, kentin güney batısında, 1 km. uzunluğunda sütunlu bir caddeve Romalıların Via Tecta (Pazar Yolu) ismini verdiği üztü örtülü bir tören yolu ile Bergama’ya bağlanmıştır.
Pausanias’a göre; burada M.Ö.IV.yüzyılda hekimlik tanrısı Asklepios’a adanan kutsal suyun bulunduğu alanda bir tapınak yapılmıştı. Helenistik dönemde alanı çevreleyen sütunlu galeriler ve çeşitli yapılarla genişletilmiştir. Ancak M.S.II.yüzyılda buradaki yapılar yenilenmiş, onarılmış ve ayrıca tiyatro ile bir kütüphane eklenmiştir. Helenistik dönemde yapılmış olan Asklepios Soter, Apollon Kalliktenos, Tanrıça Hygeia tapınakları ile çeşme, Roma döneminde işlevini sürdürmüştür. Asklepion kutsal alanı Hıristiyanlık dönemine kadar kadar önemini korumuştur. Dinsel özelliklerinin yanı sıra burası aynı zamanda ünlü tıp merkezlerinden Epidauros ve Kos’takiler gibi araştırma ve deneylerini sürdürmüştür. Aynı zamanda da Antik çağ’ın ünlü doktorlarının yetiştirdiği bir okul olma özelliğini de korumuştur. Asklepius sağlık kültünün, M.Ö.V.yüzyılın ortalarında Bergama’lı Aristakhminos’un oğlu Arkhias tarafından buraya getirildiğini Antik Çağ tarihçileri ileri sürmüştür. Söylentiye göre Arkhias, Pindasos Dağı’nda (Madra Dağı) avlanırken düşerek ayağını kırmıştır. Epidavros’a giderek tedavi olan Arkhias, Bergamalıların hizmetine kuytu bir vadide bu tedavi yerini kurmuştur. Nitekim hekim Galinos “Asklepion’un Mysia Dağları’nın eteklerinde temiz havası, suyu olan bir yerde kurulduğunu” yazmıştır. A.Aristedies ise “Asklepion yöresinin su ve havasının güzelliği kadar, tanrının kendisi tarafından belli edildiğini, oradaki hastalar kurtarıcı tanrının sesini huzur içinde duyarlar” demiştir.
Asklepion’un hekimleri hastalarına burada çamur banyosu yaptırır, bitkilerden elde ettikleri ilaçları kullanır, ayrıca onların spor ve müzikle uğraşmalarını sağlardı. Bu arada rüyalar yorumlanır, telkin yoluyla onların iyileşmeleri sağlanır, gerektiğinde de ameliyat gibi işlemler de yapılırdı. Burada sağlığına kavuşanlar ayrılırken, Asklepios Tapınağı’nı ziyaret ederek maddi olanakları doğrultusunda yardım yaparlardı. Ayrıca iyileşen organlarının küçük birer modelini buraya bırakırlardı. Bu örneklerde pek çoğu Bergama Arkeoloji Müzesindedir. Asklepion kutsal alanı üç tarafı sütunlu galerilerle çevrili, dikdörtgen planlıdır. Roma Pazar Yolu alana doğudan ulaşmıştır.
Su Yolları
İzmir ili Bergama ilçesinde akropolü kuşatan surlar MÖ. V.-IV. yüzyılda yapılmıştır. Antik Pergamon şehri kurulurken yerleşimin topografyası göz önüne alınmış, engebeli yerleşim alanları teraslarla düzleştirilmiştir. Akropol 275 m. yüksekliğinde bir tepe üzerinde kurulmuş olup Pergamon Kralları Attaloslar kenti iki ayrı sur ile çevirmişlerdir.
Surların yapımında buradaki dağdan çıkarılan ve işlenmesi çok kolay olan gri-mavi renklerde Andezit taşı kullanılmıştır. Bu taşların yüzleri de düzgün biçimde yontulmuştur. Surlar dikdörtgen taş bloklarından oluşmuş ve harç olmadan kendi ağırlıkları ile birbirlerinin üzerine demir zıvanaların tardımı ile oturtulmuştur. Attaloslar devrinde yapılan bu surlar II. Eumenes döneminde kentin güneye doğru yayılması ile genişletilmiştir. MS. II. yüzyılda, Roma döneminde Helenistik dönem surları moloz ve kaba taş ile tuğladan oluşan yeni sur duvarları ile tamamlanmıştır. Bizans döneminde bunlara yeni eklemeler yapılmış olup, bugün akropolün kuzeyinde Bizans’ın tuğla ve taş örgü tekniği ile yapılan surlarının bir bölümü açıkça görülmektedir.
Bergama surlarının bulunduğu akropol aynı zamanda bir kale görünümündedir. İçerisindeki mabet ve diğer yapıların yanı sıra kentin korunmasına yönelik silah depoları akropolün kuzeyinde yer almıştır. Kalenin güney yönüne ovadan çıkılması olanaksız olduğundan buraya ince uzun, yan yana bitişik odalar halinde depolar yapılmıştır. Bu depoların üst kısımları ahşap, alt kısımları da taştandı. Burada yapılan kazılarda Andezit taşından yapılmış değişik büyüklükte mancınık gülleleri bulunmuştur.
Bergama izmir’in 90 km kuzeyinde kulturel , sosyaekonomik ve tarihi yönden zengin bir ilcedir.Uygarlık Tarihi’nin en eski yerleşimlerinden biri olarak öne çıkan Bergama ya da antik söylemiyle Pergamon, tarih öncesinden itibaren, İon, Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemine kadar, uzunca bir tarihi sürece sahiptir.Tarihi zenginliklerini bugüne kadar da taşımıştır.

İSTANBUL UN TURİZM YERLERİ HAKKINDA BİLGİ

Orada, Tanrı ve insan, doğa ve sanat hep birlikte, yeryüzünde öylesine mükemmel bir yer yarattılar ki, görülmeğe değer.” Bir koluyla Asya’ya, diğeriyle Avrupa’ya uzanarak iki kıtayı da kucaklayan kenti Lamartine böyle tanımlıyor.
Gezilecek yerler ;
Müzeler ve Örenyerleri
Arkeoloji MüzesiAdres: Osman Hamdi Bey Yokuşu Gülhane - İstanbulTel: (212) 520 77 40Faks: (212) 527 43 00Askeri Müze ve Kültür Sitesi KomutanlığıAskeri Müze ve Kültür Sitesi Komutanlığı bünyesinde;dünyanın en eski bandosu olan Mehter bulunmaktadır.Mehter,müzenin açık olduğu günlerde 15:00-16:00 saatleri arasında iki seans halinde konser vermektedir.Her türlü konferans,panel,sergi, açık oturum gibi kültür,sanat ve bilimsel faaliyetlere açık “Kültür Sitesi” kompleksi yer almaktadır.Sanatçıların resim, fotoğraf gibi eserlerinin sergilendiği sergi salonu bulunmaktadır.
Askeri Müze;dini bayramların birinci günü,yeni yılın ilk günü ile pazartesi ve salı günleri dışında hergün 09:00-17:00 saatleri arasında ziyarete açıktır.Askeri Müze;koleksiyonların zenginliği ve çeşidi açısından dünyanın önde gelen eski müzelerinden birisidir.Müzede yaklaşık bin yıllık dönemdeki Türk ve İslam devletleri ile muhtelif Avrupa devletlerine ait kesici ve savunma silahları, ateşli silahlar, toplar, atıcılık silahları tablolar, çadırlar, bayrak ve sancaklar, askeri kıyafetler, madalya ve nişanlar ile diğer etnografik eserler sergilenmektedir.
TEL:0212 233 27 20 (4 Hat)FAKS:0212 296 86 18ADRES:Askeri Müze ve Kültür Sitesi KomutanlığıHarbiye/Şişli/İSTANBULAtatürk MüzesiŞişli’de Atatürk’ün oturduğu ev daha sonra onun anısına müzeye dönüştürülmüştür. Kişisel eşyaları sergilenmektedir.Ziyarete açık günler : Pazartesi ve Salı hariç her gün açıktırAya İrini Kilisesi (St. İrene) İstanbul’da yapılan ilk kilisedir. Konstantin’in emri üzerine 4′üncü yüzyılda yapılmış, sonradan Jüstinyen zamanında restore edilmiştir. Yapı, Hıristiyanlık öncesi dönemi tapınağının üzerine inşa edilmiştir.
Ayasofya MüzesiAdres: Sultanahmet Meydanı - İstanbulTel: (212) 528 45 00Fax: (212) 512 54 74
Ayasofya Müzesi I.Mahmud KütüphanesiBüyük Saray Mozaikleri Müzesi Adres: Sultanahmet Arastası - İstanbulTel: (212) 511 97 00Mozaik Müzesi, Bizans imparatorlarının Büyük Sarayı’ndan kalmadır. 5. ve 6′ncı yüzyıl nadide mozaik döşemeler burada korunmaktadır.Denizcilik MüzesiBeşiktaş’tadır. Osmanlı denizcilik tarihine ait bir çok ilginç eserler yanında, sultanların Boğazı geçerken kullandıkları “saltanat kayıkları” da sergilenmektedir.Ziyarete açık günler : Cumartesi ve Pazar hariç her gün açıktırDivan Edebiyatı Müzesi (Galata Mevlevihanesi)Adres: Galipdede Cad. 15 Beyoğlu - İstanbulTel: (212) 245 41 41Fethiye Müzesi (Pammakaristos)Güzel Sanatlar MüzesiBeşiktaş’taki Güzel Sanatlar Müzesi’nde 19. uncu yüzyılın sonundan günümüze uzanan döneme ait Türk resim ve heykel örnekleri yer almaktadır.Ziyarete açık günler : Pazartesi ve perşembe hariç her gün açıktırHavacılık MüzesiYeşilköy’dedir. Türk havacılığının gelişmesi teması üzerine kurulmuştur.Ziyarete açık günler : Salı hariç her gün açıktırİmrahor Anıtı (İlyas Bey Camii) St. Studios Manastırı Hagios Ionnes Prodromos BazilikasıKariye MüzesiAdres: Edirnekapı - İstanbulTel: (212) 523 30 0911. yüzyıl eseridir ve “Hz. İsa” Kilisesi adıyla da anılır. İstanbul’da Ayasofya’dan sonra en önemli Bizans yapısıdır. İstanbul Edirnekapı yakınlarında yer alan mozaik ve freksleriyle ünlü bu kilise Bizans İmparatoru Alexius Komnenos’un kayınvalidesi Maria Dukaina tarafından yaptırılarak Hz. İsa’ya ithaf edilmiş daha sonra büyütülmüştür. Hz. İsa ve Hz. Meryem’in yaşantılarını sahneleyen mozaik ve fresklerinin çoğu 1305-1320 yıllarında yapılmıştır. II. Bayazıt döneminde camiye çevrilen kilise Cumhuriyet döneminde 1929′da restore edilmiş, mozaikleri meydana çıkarıldıktan sonra müze olarak ziyarete açılmıştır. Bu arada, müze ziyareti sonrasında Kilise’yi çevreleyen ahşap evlerde, şehrin koşuşturan ortamından uzakta, rahat bir atmosfer içinde çay ve kahve sunulmaktadır.Orhan Kemal Müzesi Müze Tel : (+90-212) 292 92 45 - 292 12 13 Fax: (+90-212) 243 67 82
Yakın edebiyatımıza ışık tutan Orhan Kemal için, Orhan Kemal Kültür Sanat Koordinatörlüğü katkıları ile İstanbul’da, Akarsu caddesi No:32 Cihangir 80060 adresindeki ev müze haline getirildi. Müzede Orhan Kemal’in fotoğrafları, ilk baskı kitapları, yabancı dilde yayınlanan kitapları, çalışma odası, kullandığı eşyalar ve giysileri sergilenmektedir.Ziyarete açık günler : Her gün 10.00-17.00 saatleri arasında açıktır. Giriş ücretsizdir.Rumelihisarı Müzesi - Anadoluhisarı Müzesi - Yedikulehisarı Müzesi Rumelihisarı MüzesiAdres: Yahya Kemal Cad. No:42 Hisarönü - İstanbulTel: (212) 263 53 05Anadoluhisarı MüzesiAdres: Beykoz - İstanbulTel: (212) 263 53 05Rahmi Koç Endüstri Müzesi Hasköy’ün banliyösünde, Haliç kıyısında, daha önceleri Lengerhane adıyla anılan Osmanlı dönemi demir ve çelik işçiliğinin mekanı Rahmi Koç Endüstri Müzesi endüstrideki gelişmeleri sergilemektedir.Ziyarete açık günler : Pazartesi hariç her gün açıktırSadberk Hanım Müzesi Boğazdan yukarıya doğru, Büyükdere’nin kenar mahallesindeki, 19 uncu yüzyıl iki ahşap villayı Sadberk Hanım Müzesi koleksiyonları doldurmaktadır. Önceden Türk süsleme sanatı örneklerinin sergilendiği bu özel müze yeni arkeolojik koleksiyonun eklenmesi ile daha da büyümüştür.Ziyarete açık günler : Çarşamba hariç her gün açıktır.Şehir MüzesiYıldız Sarayı’nın bahçesindeki Şehir Müzesi’nde ise Osmanlı fethinden bu yana İstanbul’un tarihi ile ilgili belgeleri korumaktadır.Ziyarete açık günler : Perşembe hariç her gün açıktır. Yine Yıldız Sarayı bahçesinde çok zengin dekor ve sahnesi, zarif kostümleri ile Tiyatro ve Tarihi Sahne Kostümleri Müzesi yer almaktadır.Tekel MüzesiTopkapı Sarayı MüzesiAdres: Sarayiçi Sultanahmet - İstanbulTel: (212) 522 44 22Fax: (212) 522 44 22
Türk Halıları Müzesiİbrahim Paşa Sarayı’nın bulunduğu sokağın karşısındadır. Türkiye’nin her yöresinden toplanan çok güzel antika halı ve kilimler sergilenmektedir.Ziyarete açık günler : Pazartesi hariç her gün açıktırTürk - İslâm Eserleri Müzesi Adres: İbrahim Paşa Sarayı Sultanahmet - İstanbulTel: (212) 518 18 05Faks: (212) 518 18 07Müzede Türk ve İslam sanatı eserleri sergilenmektedir. Bina, 1524′de Muhteşem Süleyman’ın Baş Veziri İbrahim Paşa tarafından ikametgahı olarak yaptırılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu döneminin en büyük özel konutudur. Bugün, zarif seramik koleksiyonlarının, minyatürlerin, hat sanatı örneklerinin, tekstillerin, en eski halıların yanında ağaç oyma eserlerin sergilendiği bir mekandır.
Türbeler MüzesiAdres: Atmeydanı Sultanahmet - İstanbulTel: (212) 517 05 44Yıldız Sarayı Müzesi Adres: Beşiktaş - İstanbulTel: (212) 258 30 80Faks: (212) 258 30 85Yerebatan SarnıcıBizans Sarnıcı olarak da anılan sarnıç, Ayasofya’nın yakınındadır. Büyük salonun ince tuğla kemerleri 136 adet korint stili sutünla desteklenmektedir.Ziyarete açık günler : Salı hariç her gün açıktır
Kuleler ve Hisarlar
İSTANBULKulelerKız Kulesi: İstanbulun sembolü olan Kız Kulesi, Boğaz girişindeki kayalık üzerine kurulmuş küçük, şirin bir kuledir. Tarih içinde gözetleme kulesi, deniz feneri olarak kullanılan kule günümüzde turizme tahsis edilmiştir. Batı kaynakları burayı sevgilisi Hera’ya kavuşmak için yüzerken boğulan Leander’in kulesi olarak tanıtır. Bir diğer hikayeye göre de burası, kızının yılan tarafindan sokulacağını rüyalarında gören İmparatorun, emniyette olması için genç kızı yerleştirdiği kule idi. Meyve sepeti içinde gelen yılan trajediye sebep olur.
Galata Kulesi: Bizanslıların Cenevizliler aleyhine hareketlerine karşılık, Cenevizliler tarafından yapılmıştır. Bölgeyi her türlü saldırıdan korumak için de bu kuleyi yaptırmışlardı. Kulede büyük sahanlığa kadar duvar içinde dönerek çıkan bir taş merdiven vardır. Son yıllarda 1967′de restore edilmiş, içine asansör konmuş, diğer katlarına da lokanta yapılmıştır.
Beyazıt Kulesi: Bugünkü İstanbul Üniversitesi merkez binasının bulunduğu yerdeki yapı (eski saray), II. Mahmut devrinde Milli Savunma Bakanlığı (Seraskerlik) olarak kullanılmıştır. Seraskerliğin avlusundaki ahşap kule, yangın gözcüleri için uzun süre varlığını sürdürmüştür. II. Mahmut, daha güzelini yaptırtmak için bu kuleyi yıktırmıştır ve kitabesine göre, onun emri ile, 1828 yılında Serasker Hüseyin Paşa tarafından o devrin mimari özelliklerini yansıtan, kagir bir kule yapılmıştır. 50 m yüksekliğindeki bu abide, belirgin kütlesiyle, kente karekteristik bir çizgi kazandırmaktadır. Ahşap bir merdivenle çıkılan yukarıdaki sahanlık, şehrin büyük bir kısmını kuşbakışı seyretme olanağı sağlar.
HisarlarÜçgeni andıran eski Istanbul yarımadasının etrafı 5. yüzyılda Roma döneminde yapılan, 22 km.yi bulan surlarla çevrilidir. Byzantion şehir sitesi, kurulmasından itibaren batı yönüne doğru genişleyerek 4 defa yeni surlarla çevrilmiştir. Marmara Denizi ve Haliç kıyıları da tek sıra fakat güçlü surlarla çevrili idi. Şehrin akropolisini çevreleyen surlardan, 3. yüzyılda yapılmış İmparator Septimus Severius ve 320′de Büyük Konstantin’in yaptırdığı 3. sur tamamen yıkılmıştır. Kara surları deniz kıyısından başlayarak tepeleri ve vadileri geçerek Haliç surlarına iner.
Yedikule: Bu surlardaki en görkemli kapı, Marmara Denizi’ne yakın olan “Altın Kapı” idi. Bu Imparator merasim kapısı, iki mermer kule arasında zafer takı gibi yerleştirilmişti. Zaferden dönen ordular, Imparator ve erkanı şehre bu kapıdan girerdi. Burayı çevreleyen Türk devri eseri 5 kule ilavesi ile 7 kule, bir iç kale haline sokulmuştu. Zaman içerisinde hazine, depo ve elçi hapishanesi olarak kullanılmış iken, günümüzde enteresan girişi ve “Altın Kapı” kuleleri ile şehrin bir diğer müzesidir. Yaz aylannda çeşitli etkinlikler ve konserler yapılmaktadır.
Anadolu Hisarı: Karadeniz’in tek çıkışı Boğaziçi’nin Asya kısmında yer alan hisar, 1390′lı yıllarında Sultan Bayazıt tarafından yaptırılmıştır. Karşı kıyıdakı Rumelihisarı ile birlikte Boğaziçi transit geçişinin tam kontrol altında tutulması sağlayan bu küçük kale, burçlarına yaslanan eski ahşap evler ve civarı ile pitoresk bir manzara oluşturur.
Rumeli Hisarı: İstanbul Boğazı’nın Rumeli yakasındadır. Bizans’a kuzeyden yardım gelmesini önlemek amacıyla Fatih Sultan Mehmet tarafından 1452 yılında yaptırılmıştır. Üç büyük kule yapımını üstlenen Çandarlı Kara Halil, Saruca ve Zaganos Paşaların adlarıyla anılır.
Camiler, Kiliseler ve Sinagoglar
İSTANBULCamiler, Kiliseler ve Sinagoglar İsanbul’un ünlü camileri arasında Sultanahmet Cami, Süleymaniye Cami, Rüstem Paşa Cami, Fatih Cami, Eyüp Cami, Yeni Cami, Sokullu Mehmet Paşa Cami ve Mihrimah Sultan Cami sayılabilir.Kente pek çok kilise ve manastır faal durumdadır. Bir kısmı ise cami haline dönüştürülmüştür. Studios Manastin Kilisesi , Sergios-Bakhos Kilisesi, Hagia Eirene Kilisesi, Pantakrator Manastir Kilisesi, Vefa Kilisesi (Hagios Theoderos), Nyrelaion Manastır Kilisesi, Eglise D’hagia Thekla Manastırı, Eski İmaret Cami (Pantepoptes Manastin Kilisesi), Kalenderhane Cami (Akataleotos Manastırı), Fenari İsa Cami (Lios Manastır Kilisesi) ve Fethiye Cami (Pammakaristos Manastr Kilisesi) ünlüleridir.
Saraylar, Köşkler ve Kasırlar
İSTANBULSaraylar, Köşkler ve KasırlarAynalıkavak KasrıAynalı Kavak Yazlık Köşkü 18 inci yüzyılda yapılmış ve daha sonra çeşitli sultanlar tarafından restore ettirilmiştir. 1718′de takılan, bir kısmı Venediklilerden hediye aynaları nedeniyle bu ismi aldığı sanılmaktadır. Haliç üzerindeki saray, geleneksel Türk mimarisinin en güzel örneklerinden biridir.Beylerbeyi SarayıBoğaziçi Köprüsü Asya kulesinin dikili olduğu Beylerbeyi, Bizanstan beri saraylara tahsis edilmiş güzel bir semttir. Beylerbeyi Sarayı 1861-1865 yıllarında, eski ahşap bir sahil sarayının yerinde Sultan Abdülmecit tarafından yaptırılmıştır. Cephe ve iç dekorasyonda Doğu ve Türk motifleri, Batı süs öğeleri ile birlikte kullanılmıştır. Dolmabahçe Sarayının havasını taşıyan üç katlı yapı, harem ve selamlık bölümlerini oluşturan 26 oda ve altı salondan ibarettir. Bu küçük sarayın içi her biri küçük çapta bir servet olan Bohemya avizeleri, Yıldız imalatı çiniler ve seramik vazolarla süslenmiştir.Yaldızlı mobilyaları ile nefis halıları buraya ayrı bir güzellik vermektedir. Otantik mobilyalar, halılar, perdeler ve diğer eşyalar olduğu gibi korunmuşlardır.
Denize bakan cephe süsleri, bakımlı bahçe ve orta bölümdeki havuzlu salon ile spiral merdivenler dikkat çeken yerlerdir. Arka yamaçta bir büyük havuz, teraslar ve türünün güzel örneği at ahırları yer almıştır. 1970′li yıllara kadar kullanılan eski yol bir tünel saray bahçesinin altından geçerdi. Sahilde iki küçük seyir köşkü bulunan sarayda devlet misafirleri de ağırlanırdı.Çırağan SarayıHaliç ve Boğaziçinin en güzel yerleri sultanlar ve önemli kişilere saray ve köşkleri için tahsis edilmişti. Zaman içinde bunların bir çoğu yok olmuştur. Büyük bir saray olan Çırağan 1910 yılında yanmıştır. Önceki bir ahşap sarayın yerinde 1871 yIında Sultan Abdülaziz tarafından Saray Mimar Serkis Balyan’a yaptırılmıştı. Dört yılda dört milyon altına mal olan yapının ara bölme ve tavanı ahşap, duvarlarda mermer kaplıydı. Taş işçiliğinin üstün örnekleri sütunları, zengin döşenmiş mekanlar tamamlardı. Odalar nadide halılarla, mobilyalar altın yaldızlar ve sedef kalem işleri ile süslüydü. Boğaziçi’nin diğer sarayları gibi Çırağan da birçok önemli toplantıya mekan olmuştu. Renkli mermerle süslenmiş cepheleri, abidevi kapıları vardı ve arka sırtlardaki Yıldız Sarayına bir köprü ile bağlanmıştı. Cadde tarafı yüksek duvarlar ile çevriliydi. Yıllar boyu harabe halinde duran kalıntı büyük tamirler sonunda yeniden ihya olmuş, yanına ilave edilen eklentiler ile 5 yıldızlı, güzel bir otele dönüştürülmüştür.Dolmabahçe Sarayı19 uncu yüzyılda Sultan I. Abdülmecit tarafından yaptırılan Dolmabahçe Sarayı’nın cephesi Boğaz’ın Avrupa kıyısında 600 m boyunca uzanmaktadır. Dolmabahçe Sarayı, Avrupa sanatı üsluplarının bir karışımı olarak 1843-1856 yılları arasında inşa edilmiştir. Sultan Abdülmecit’in mimarı Karabet Balyanın eseridir. Osmanlı Sultanlarının her devirde birçok sarayı bulunurdu. Ancak esas saray Topkapı, Dolmabahçe Saraylarının tamamlanmasından sonra terk edilmiştir.Dolmabahçe Sarayı üç katlı, simetrik planlıdır. 285 odası ve 43 salonu vardır. Denizden 600 metrelik bir rıhtımı, kara tarafında ise birisi çok süslü iki abidevi kapısı vardır. Bakımlı ve güzel bir bahçenin çevrelediği bu sahil sarayının ortasında, diğer bölümlerden daha yüksek olan tören ve balo salonu yer alır. Büyük, 56 sütunlu kabul salonu 750 ışıkla aydınlanan 4.5 tonluk muazzam kristal avizesi ile ziyaretçileri hayrete düşürür.Sarayın giriş tarafı Sultanın kabul ve görüşmeleri, tören salonunun diğer tarafındaki kanat ise harem bölümü olarak kullanılmıştır. Iç dekorasyonu, mobilyaları, ipek halı ve perdeleri ve diğer tüm eşyası eksiksiz olarak, orijinaldeki gibi günümüze gelmiştir. Dolmabahçe Sarayı mevcut hiç bir sarayda bulunmayan bir zenginlik ve ihtişama sahiptir. Duvar ve tavanlar devrin Avrupalı sanatkarlarının resimleri ve tonlarca ağırlığında altın süslemeleri ile dekore edilmiştir. Önemli oda ve salonlarda her şey aynı renk tona sahiptir. Bütün zeminler birbirinden farklı, çok süslü ahşap parke ile kaplıdır. Meşhur Hereke ipek ve yün halılar, Türk sanatının en güzel eserleri, birçok yerde serilidir. Avrupa ve Uzak doğunun ender dekoratif el işi eserleri sarayın her yerini süsler. Pırıl pırıl kristal avize, şamdan ve şömineler sarayın pek çok odasında güzelliklerini sergiler.Dünyadaki saraylar içerisinde en büyük balo salonu buradakidir. 36 m. yüksekliğindeki kubbesinden ağırlığı 4.5 ton olan devasa kristal avize asılı durur. Önemli siyasi toplantılarda, tebrik ve balolarda kullanılan bu salon, önceleri alttaki, fırına benzer bir düzen ile ısıtılırdı. Saraya kalorifer ve elektrik sistemi daha sonraları eklenmiştir. Altı hamamdan Selamlık bölümündeki, eşi olmayan, güzel oymalı alabaster mermerleri ile dekorludur. Büyük salonun üst galerileri orkestra ve diplomatlar için ayrılmıştır.Uzun koridorlar geçilerek varılan harem bölümünde, sultan yatak odaları ve sultanın annesinin bölümü ile diğer kadın ve hizmetkarlar bölümleri bulunmaktadır. Sarayın kuzey eklenti bölümü şehzadelere tahsis edilmiştir. Girişi Beşiktaş semtinde olan yapı Resim ve Heykel Müzesi olarak hizmet vermektedir. Cumhuriyet döneminde, Atatürk’ün Istanbul ziyaretlerinde ikametgah olarak kullanıldığı sarayda en önemli olay, 1938′de Atatürk’ün ölümüdür.
Florya Atatürk Deniz KöşküAtatürk’ün Florya Deniz Köşkü Türkiye cumhurbaşkanlarının yazlığı şeklinde kullanılmıştır. Marmara Denizi’ne T biçiminde uzantısı ile bu köşk, 1935′de inşa edilmiştir. Erken 20 inci yüzyıl mobilyalarından en iyi örneklerin görülebildiği bir sergendir. Atatürk burada kalan ilk cumhurbaşkanıdır.Hereke İpekli Dokuma ve Halı FabrikasıIhlamur Kasırları19 uncu yüzyıl yaptırılan Ihlamur Köşkü ismini bahçesinde yetişen ıhlamur ağaçlarından almıştır. Şimdilerde İstanbul’un ortasında yer alan bu köşk eskiden şehrin dışındaydı.Küçüksu Kasrı Yazlık olarak kullanılan saray, 19 uncu yüzyılın ortasında I. Abdülmecit tarafından yaptırılmıştır.Maslak KasırlarıSultan Abdülaziz tarafından av evi olarak tasarlanan Maslak Köşkü, 19 uncu yüzyıl Osmanlı süsleme sanatının kayda değer en güzel örneklerini taşımaktadır.Merasim KöşküResmi törenler için kullanılmaktayken, Maiyet Köşkü sultanın maiyetini, bazı hallerde de saraydan gezinti için ayrıldıklarında haremini barındırmıştır. (Pazartesi ve Perşembe hariç her gün açıktır.)
Topkapı Sarayı15-19 uncu yüzyıllar arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezinde bulunan Topkapı Sarayı, labirentleriyle, Boğaz, Haliç ve Marmara Denizi’nin sularının karıştığı noktada, bir kara parçası üzerinde yer almaktadır. Yeni sarayın (Topkapı Sarayının) yapımına 1466′dan sonra başlanmış ve Fatih ölmeden birkaç sene önce 1478′de tamamlanmıştır. Bu saray diğer Avrupa Sarayları gibi tek bir binada olmayıp çeşitli köşk ve dairelerden oluşmuştur. İlk olarak yapılan Çinili Köşk Sırça Saray’dır ve 1472′de bitmiştir. Orta Asya mimarisi karakterinde ve iki katlı köşk 1875′te Arkeoloji, 1908 senesinde de Türk İslam Eserleri Müzesi olmuştur. 1953′te ise Fatih Eserleri Müzesi olarak açılmıştır. Çinili Köşkü, Kubbealtı Arzodası, Hasoda, Hazine, Kiler ve Seferliler gibi koğuşlar, mutfakların bir kısmı, hastalar odası, hamam şimdi kütüphane olan Ağalar Cami, ahır ve diğer binaların yapımı izlemiş ve son olarak da yapı 1478′de Saray surlarının ve Bab-ı Humayun denen Sultanahmet yönündeki asıl kapının inşaatı ile tamamlanmıştır.Fatih devrinde ortalama 750 kişi olan saray halkı gittikçe artmış ve XIX. yüzyılda normal günlerde 5000, bayram günleri gibi fevkalade zamanlarda ise 10.000′i bulmuştur. Bu sebeple bu saraya zamanla yeni yeni ilaveler yapılmıştır.Topkapı Sarayı Harem kısmı III. Sultan Murat devrinde 1574 - 1595 yıllarında yapılmış ve ondan sonra Bayazıt’daki harem halkı buraya nakledilmiştir. XIX. yüzyıl başlarında harem halkı 474 kişi idi. Harem’e girerken Kızlar Ağası Dairesi ve onun üst katında da küçük şehzadelerle Sultanlar için Şehzadeler Mektebi vardı. Sarayda zamanla Enderun Mektebi, Hekimbaşı Odası, Enderun Eczanesi, iç avlulardaki köşklerle Sarayburnu sahillerinde yazlık köşkler yapılmış, mutfaklar, ahırlar genişletilmiş, yeni yeni cami ve küyüphaneler ilave edilmiştir.
Yıldız SarayıBoğaziçine hakim tepeler ve vadileri kaplayan geniş alan üzerine serpiştirilmiş, yüksek duvarların çevrelediği avlular içerisinde köşkler, bahçeler kompleksidir. İstanbul’un bu ikinci büyük sarayı günümüzde değişik hizmetlere ayrılmış, bölünmüş durumu ile gelmiştir. Yıldız Sarayı, III.Selim’in annesi Mihrişah Sultan tarafından ilk yaptırılan bir köşkler bütünüdür. II.Mahmut Yıldız adını verdiği ikinci bir köşk yaptırmış, bu isim daha sonra Abdülmecit, Abdülaziz ve Abdülhamit’in hükümdarlığında yaptırılan bütün gruba geçmiştir. Sultan Abdüaziz zamanında köşkler çoğalmaya başlamış, Malta, Çit, Çadır, Şale Köşkleri yapılmış, koru usta bahçevanların elinde bakir görünüşüne dokunulmadan düzenlenmiştir. Sultan Abdülhamit, burada 32 yıl yaşamış, 33 yıllık saltanatında, şehir içinde şehir gibi olan bu korunaklı sarayı resmi daire ve haremi olarak kullanmıştır.Yönetim Kısımları’na ilaveten Yıldız Sarayı’nda birçok bölüm ve bir de cami bulunmaktadır. 19 uncu yüzyılın sonunda, II. Abdülhamit zamanında tamamlanmıştır. Yapıların en büyük ve zarifi Şale, sultanların nasıl bir lüks içinde yaşayıp eğlendiklerini göstermektedir. Dünyanın her yöresinden getirilen çiçekler, ağaçlar ve bodur bitkilerle bezeli büyük saray parkından Boğaz’ın panoramik görüntüsü çok güzeldir. Restorasyon çalışmaları nedeniyle sadece Şale ve park halka açıktır.
PlajlarBüyükada, Beykoz, Poyrazköy, Kilyos ve Sarıyerde plajlar mevcuttur.
Turizm Bakanlığı Sitesinden Alıntı Yaparak Düzeltilmişdir
NE ALINIR?
İstanbul mutfağı, Dünyanın önde gelen mutfaklarındandır. İmparatorluk başkenti olan kente ülkenin her yanından gelen malzemeler, ustalar, tarzlar, ve lezzetler Osmanlı Türk mutfağının ortaya çıkmasına neden olmuştur. İmparatorluk mutfağının devamı olan ve yeni tatlara açık olan Osmalı mutfağı her gün zenginleşmektedir.
İstanbul mutfağında, kuzu, koyun veya dana etine ilave edilen çeşitli sebzeler esas yemeklerdir. Pilav, börek çeşitleri, bulgur, kuru fasulye, zengin zeytinyağlı sebzeler yan öğünler olarak servis yapılır. Köfte ve şiş kebabı, döner kebap veya acılı, yoğurtlu, patlıcanlı diğer kebap çeşitlerinin makbulleri özel kebapçılarda bulunur. Hamur tartları, baklava, kadayıf ve benzerlerinin hakiki lezzetlisi, bu işi bazen birkaç nesildir devam ettiren küçük dükkanlardan temin edilir.
İstanbul’da da çeşitli milletlerin lokantaları mevcuttur. Fast-food, hızlı atıştırma servisi veren çok sayıda mekan mevcuttur. Ancak lezzetli yöresel yemekler tipik lokantalarda tadılır. Rakı ve ayran, en meşhur iki Türk milli içkisidir. Her ikisi de süt rengindedir: Alkollü olanı rakı; su katınca beyazlaşan sert bir içkidir. Diğeri ise sulandırılmış yoğurttan imal edilen serinletici; ayrandır. Rakı aperatif olarak kuru yemiş veya kavun ve beyaz peynir ile, yemek süresinde çeşitli meze çeşitleri ile alınabilir, başka içkiler ile birlikte içilmez. Şarabın ve biranın ana yurdu Anadolu topraklarıdır.
Meşhur Türk Kahvesi, küçük fincanlarda sade veya şekerli misafirlere her firsatta ikram edilir. “Bir fincan kahvenin 40 yil hatırı vardır” sözü kahvenin Türkler tarafından bilinen kıvamı ile kullanılmaya başlandığı 16. yüzyıldan beri söylenmektedir.
YAPMADAN DÖNME
İstanbul’un dini mimari şaheserlerinden Süleymaniye Camiini ve Sultanahmet Camiini görmeden,Ayasofya ve Kariye Müzesi ni ziyaret etmeden,Topkapı Sarayı, Dolmabahçe Sarayı ve Rumeli Hisarını gezmeden,Boğaz’da ve adalarda vapur gezisi yapmadan,Galata Kulesinden ve Pierre Loti’de İstanbul manzarası seyretmeden,Sanat ve kültür etkinliklerini izlemeden,Eğlence hayatını merak edip, görmeden,Ortaköy pazarına uğramadan,Büyükadada fayton turu yapmadan,Boğazda, Kumkapıda, çiçek pasajında balık, kanlıcada yoğurt, Beyoğlunda profiterol yemeden,Kapalıçarşı’da halı, mücevherat, deri giyim eşyaları, Mısır Çarşısında lokum, baklava, pastırma, şekerleme almadanBeyoğlunda ve tüm mega alışveriş merkezlerinde alışveriş yapmadan,
…Dönmeyin.

11 Kasım 2009 Çarşamba

DOLMABAHÇE SARAYI VE ÖZELLİKLERİ

Dolmabahçe Sarayı
Dolmabahçe Sarayı, Karaköy'den Sarıyer'e uzanan sahil şeridinin Kabataş ile Beşiktaş arasında kalan bölümünde, Marmara Denizi'nden Boğaziçi'ne deniz yoluyla girişte sol sahilde, Üsküdar'ın karşısında yer alan saray.Sarayın tarihi Dolmabahçe Sarayı Mabeyin Dairesi'nin Has Bahçe'den görünüşüDolmabahçe Sarayı'nın bugün bulunduğu alan, bundan dört yüzyıl öncesine Kadar Osmanlı Kaptan-ı Derya'sının gemileri demirlediği, Boğaziçi'nin büyük bir koyuydu. Geleneksel denizcilik törenlerinin yapıldığı bu koy zamanla bataklık hâline geldi. 17. yüzyıl'dan itibaren doldurulmaya başlanan koy, padişahların dinlenme ve eğlenceleri için düzenlenen bir "hasbahçe"ye dönüştürüldü. Bu bahçede çeşitli dönemlerde yapılan köşkler ve kasırlar topluluğu, uzun süre Beşiktaş Sahilsarayı adıyla anıldı. 18. yüzyıl'ın ikinci yarısına doğru, Türk mimarisinde Batı tesirleri görülmeye başlanmış ve "Türk Rokokosu" denilen süsleme şekli, gene Batı tesiri altında kalarak yapılan köşk, kasır ve sebillerde kendini göstermeye başlamıştır. III. Selim, Boğaziçi'nde Batı tarzında ilk binaları inşa ettiren padişahtır. Mimar Melling'e Beşiktaş Sarayı'nda bir kasır yaptırmış, lüzum gördüğü diğer yapıları da genişlettirmiştir. II. Mahmut, Topkapı Sahilsarayı'ndan başka, Beylerbeyi ve Çırağan bahçelerinde Batı tarzında iki büyük saray yaptırmıştır. Bu devirlerde Yeni Saray (Topkapı Sarayı) fiilen olmasa bile, terkedilmiş sayılırdı. Beylerbeyi'ndeki saray, Ortaköy'deki mermer sütunlu Çırağan, eski Beşiktaş Sarayı ile Dolmabahçe'deki kasırlar II. Mahmut'un mevsimlere göre değişen ikametgâhlarıydı. Abdülmecit de babası gibi Yeni Saray'a fazla itibar etmemekteydi, orada sadece kış mevsiminde bir kaç ay kalıyordu. Kırkı aşkın çocuğunun hemen hemen tamamı Boğaziçi saraylarında dünyaya gelmiştir.Sarayın, İstanbul Boğazı'na olan cephesiAbdülmecit, eski Beşiktaş Sarayı'nda bir süre oturduktan sonra, şimdiye kadar tercih edilen klasik saraylar yerine, ikamet, sayfiye, misafir kabul ve ağırlama, devlet işlerini yürütme amacıyla, Avrupai plan ve üslupta bir sarayın inşaatına karar verdi. Abdülmecit, diğer şehzadeler gibi köklü bir eğitim görmemesine rağmen, Batı'ya dönük bir sultandı. Batı müziğini ve batı üslubuyla yaşamayı seven padişah, anlaşabilecek kadar da Fransızca biliyordu.Günümüzdeki Dolmabahçe Sarayı'nın yerinde bulunan köşklerin, 200 yıl kadar önce denizden kazanılmış toprağın tekrar ortaya çıkarılması için yıkımının kesin olarak hangi tarihte başladığına dair bir bilgi yoktur. 1842'de sarayın yerinde olduğu ve bu tarihten sonra yeni sarayın inşaatına başlandığı tahmin edilmektedir. Bununla birlikte bu tarihlerde inşaat arazisinin genişletilmesi için çevredeki tarla ve mezarlıkların satın alınarak istimlak edildiği belirtilir. İnşaat bitim tarihi için çeşitli kaynaklar değişik tarihler vermektedir. Ancak, 1853 yılı sonunda saray inşaatını gezen bir Fransızın anlattıklarından, sarayın hâlen süslemelerinin yapıldığını, mobilyaların henüz yerleştirilmediğini anlamaktayız. Mabeyin Dairesi önündeki Has Bahçe'de yer alan havuzSultan I. Abdülmecit tarafından yaptırılan sarayın cephesi, İstanbul Boğazı'nın Avrupa kıyısında 600 metre boyunca uzanmaktadır. Avrupa mimari üsluplarının bir karışımı olarak, Ermeni asıllı Garabet Amira Balyan ve oğlu Nigoğos Balyan tarafından 1843-1855 yılları arasında inşa edilmiştir. 1855 yılında tamamıyla bitirilen Dolmabahçe Sarayı'nın açılış töreni Ruslar'la yapılan Paris Antlaşması (30 Mart 1856)'dan sonra olmuştur. 7 Şevval 1272 (11 Haziran 1856) tarihli Ceride-i Havadis adlı gazetede, sarayın 7 Haziran 1856'da resmen açıldığı haberi verilmiştir. Abdülmecit döneminde üç milyon kese altın olan sarayın borcu, Maliye Hazinesi'ne aktarılınca, zor durumda kalan maliye, aylıkları, ay başı yerine ay ortalarında, sonraları da 3-4 ayda bir ödemek durumunda kalmıştır. 5.000.000 altına mal olan Dolmabahçe Sarayı'nda Sultan Abdülmecit sadece altı ay yaşayabilmiştir. Ekonomiyi tam bir iflas hâlinde devralan Sultan Abdülaziz devrinde sarayda israf son haddini bulmuştur. 5.320 kişinin hizmet verdiği sarayda yıllık masraf 2.000.000 sterlini bulmaktaydı. Abdülaziz'in, ölen kardeşi kadar Batı'ya hayranlığı yoktu. Alaturka bir hayat tarzını tercih eden padişahın pehlivan güreşleri ile horoz dövüşlerine merakı vardı. Saray, Abdülaziz'in son dönemlerinde, yüksek dereceli memurların usulsüz atanmalarına, azillere, entrikalara ve rüşvetlere sahne olmuştur. Padişahın, istikraz işinden menfaat beklediğini açıkça ifade etmesi ile ordu ödeneğinden seksen bin altın talep etmesi tahttan indirilmesine sebep olmuştur.30 Mayıs 1876'da V. Murat, saraydaki dairesinden alınarak Bab-ı Sarasker'e götürüldü ve kendisine Serasker Kapısı'nda (Üniversite Merkez Binası) biat töreni yapıldı. V. Murat Sirkeci'den Dolmabahçe'ye saltanat kayığıyla dönerken aynı saatlerde Abdülaziz başka bir kayıkla Topkapı Sarayı'na götürülmekteydi. Saraya getirilen V. Murat'a Mabeyn Dairesi'nin üst kat sofrasında ikinci bir biat merasimi düzenlenmiştir. V. Murat'tan sonra tahta çıkan II. Abdülhamit şerefine bütün şehir fenerlerle aydınlatılırken, Dolmabahçe Sarayı'nda sadece bir odada ışık yanmaktaydı, padişah anayasa metni üzerinde çalışıyordu. Devamlı suikast endişesi duyan padişah Dolmabahçe Sarayı'nda oturmaktan vazgeçerek, Yıldız Sarayı'na taşınmıştır. Böylece, bu padişah, sarayda sadece 236 gün kalmıştır.Sarayın girişindeki saat kulesiBüyük masraflarla inşa ettirilen saray, 33 yıl boyunca yılda iki defa Büyük Muayede Salonu'nda tertip edilen bayram merasimlerinde kullanılmıştır. V. Mehmet zamanında sarayın kadrosu azaltılmış, yurt dışında çok önemli olaylar cereyan ederken, saray içinde, sekiz yıllık süre boyunca az sayıda olay gerçekleşmiştir. Bu olaylar, 9 Mart 1910'da 90 kişiye verilen bir ziyafet, aynı yılın 23 Mart'ında Sırp Kralı Petro'nun bir hafta süren ziyaret törenleri, Veliaht Max'ın ziyareti ve Avusturya imparatoru Karl ile İmparatoriçe Zita'nın şerefine düzenlenen ziyafetlerdir. Yorgun ve yaşlı padişahın vefatı Dolmabahçe Sarayı'nda değil Yıldız Sarayı'nda olmuştur. VI. Mehmet unvanıyla tahta çıkan Vahdettin, Yıldız'da oturmayı tercih etmiş, ancak vatanı Dolmabahçe Sarayı'ndan terketmiştir.TBMM reisi Gazi Mustafa Kemal tarafından imzalanmış telgrafı alan Abdülmecid Efendi, halife ilân edildi. Yeni halife TBMM'den gelen heyeti Dolmabahçe'nin Mabeyn Dairesi Salonu'nun üst katında kabul etmiştir. Hilafetin kaldırılmasıyla Abdülmecit Efendi maiyetiyle birlikte Dolmabahçe Sarayı'nı terk etmiştir (1924)Boşalan saraya Atatürk üç yıl hiç uğramamış. Onun döneminde saray iki yönden önem kazanmıştır; yabancı konukların bu mekânda ağırlanmaları, kültür ve sanat bakımından saray kapılarının dışarıya açılması. İran Şahı Pehlevi, Irak Kralı Faysal, Ürdün Kralı Abdullah, Afgan Kralı Amanullah, özel ziyaret için gelen İngiliz Kralı Edward ve Yugoslav Kralı Aleksandr, Mustafa Kemal Atatürk tarafından Dolmabahçe Sarayı'nda ağırlanmışlardır. 27 Eylül 1932'de Muayede Salonu'nda Birinci Türk Tarih Kongresi açılmış, 1934'te de Birinci ve İkinci Türk Dil Kurultayları burada toplanmıştır. Turing kurumlarının dünya kuruluşu Alliance Internationale de Tourisme'nin Avrupa toplantısı Dolmabahçe Sarayı'nda düzenlenerek, sarayın turizme ilk açılışı sağlanmıştır (1930).Atatürk'ün Dolmabahçe Sarayı'nın Harem Dairesi'nde yer alan çalışma odasıCumhuriyet döneminde, Atatürk'ün İstanbul ziyaretlerinde ikametgâh olarak kullandığı sarayda yaşanan en önemli olay, 10 Kasım1938'de Atatürk'ün ölümüdür. Atatürk, sarayın 71 numaralı odasında hayata gözlerini kapamıştır. Muayede Salonu'nda kurulan katafalga konan naaşı önünden son saygı geçişi yapılmıştır. Saray, Atatürk'ten sonra Cumhurbaşkanlığı sırasında İsmet İnönü tarafından, İstanbul'a gelişlerinde kullanılmıştır. Tek partili dönemden sonra saray, yabancı misafirleri ağırlamak amacıyla hizmete açılmıştır. Alman Cumhurbaşkanı Gronchi, Irak Kralı Faysal, Endonezya Başbakanı Sukarno, Fransa Başbakanı General de Gaulle şereflerine törenler düzenlenip, ziyafetler verilmiştir.Atatürk'ün 10 Kasım 1938 tarihinde hayata gözlerini yumduğu yatağı1952de Dolmabahçe Sarayı, Millet Meclisi İdare Amirliği'nce haftada bir gün olmak üzere halka açılmıştır. 10 Temmuz 1964 tarihinde Millet Meclisi Başkanlık Divanı'nın toplantısıyla resmî açılışı yapılmış, Millet Meclisi İdare Amirliği'nin 14 Ocak 1971 tarihli yazısıyla bir ihbar sebep gösterilerek kapatılmıştır. 25 Haziran 1979da 554 sayılı Millet Meclisi Başkanı emriyle turizme açılan Dolmabahçe Sarayı, aynı yılın 12 Ekim'inde yine bir ihbar üzerine kapatılmıştır. İki ay kadar sonra Millet Meclisi Başkanı'nın telefon emriyle tekrar turizme hizmet vermeye başlamıştır. MGK İcra Daire Başkanlığı'nın 16 Haziran 1981 tarih ve 1.473 sayılı kararıyla saray ziyaretçilere tekrar kapatılmış ve bir ay sonra 1.750 sayılı MGK Genel Sekreterliği'nin emriyle açılmıştır. Saat Kulesi, Mefruşat Dairesi, Kuşluk, Harem ve Veliahd Dairesi bahçelerinde ziyaretçilere yönelik kafeterya hizmetleri veren bölümler ve hediyelik eşya satış reyonları oluşturulmuş, bu reyonlarda Kültür-Tanıtım Merkezi'nce hazırlanan ve milli sarayları tanıtıcı bilimsel nitelikte kitaplar, çeşitli kartpostallar ve Milli Saraylar Tablo Koleksiyonu'ndan seçilmiş ürünlerin tıpkı basımları satışa sunulmuştur. Diğer yandan, Muayede Salonu ve bahçeler ise ulusal ve uluslararası resepsiyonlara ayrılmış, yeni düzenlemelerle saray, müze içinde müze birimlerine, sanat ve kültür etkinliklerine kavuşturulmuştur. Mimari üslubu Sarayın, İstanbul Boğazı'na olan cephesiAvrupa saraylarının anıtsal boyutlarına özenilerek inşa edilen Dolmabahçe Sarayı, değişik üslupların öğeleriyle donandığından belirli bir üsluba bağlanamaz. Büyük bir orta yapıyla iki kanattan oluşan planında, geçmişte mimari açıdan işlevsel değeri olan öğelerin farklı bir anlayışla ele alınarak süsleme amacıyla kullanıldığı gözlemlenir. Dolmabahçe Sarayı'nın kendine has, belirli ekollere giren bir mimari üslubu olmamasına karşın Fransız Baroku, Alman Rokokosu, İngiliz Neo Klasizmi, İtalyan Rönesansı karışık bir şekilde uygulanmıştır. Saray, batı anlayışıyla çağdaşlaşma gayretleri içinde bulunan toplumun sanatta da batının tesiri altında kalarak, Osmanlı saray ihtiyaçlarını da dikkate alıp, o asır bünyesinin sanat atmosferi içinde yapılmış bir eserdir. Nitekim, 19. yüzyıl köşk ve saraylarına dikkat edildiğinde onların, içinde yaşanılan yüzyılın sanat olaylarına değil, toplumun ve tekniğin gelişmesini de izah ettiği farkedilebilir.Özellikleri Sarayın, üstü cam kaplı iç mekânıDeniz tarafından görünüşü batılı olmasına karşılık, bahçe tarafı yüksek duvarlarla çevrili ve ayrı ayrı birimlerden oluşması itibariyle doğulu görünümündeki Dolmabahçe Sarayı, 600 m uzunluğunda mermer bir rıhtım üzerinde inşa edilmiştir. Mabeyn Dairesi (bugün Resim Heykel Müzesi)'nden Veliahd Dairesi'ne kadar olan uzaklığı 284 m'dir. Bu mesafenin ortasında yüksekliğiyle dikkat çeken Merasim (Muayede) Dairesi bulunur.Dolmabahçe Sarayı üç katlı, simetrik planlıdır. 285 odası ve 43 salonu vardır. Sarayın temelleri kestane ağacı kütüklerinden yapılmıştır. Deniz tarafındaki rıhtımın yanı sıra kara tarafında da birisi çok süslü iki abidevi kapısı vardır. Bakımlı ve güzel bir bahçenin çevrelediği bu sahil sarayının ortasında, diğer bölümlerden daha yüksek olan tören ve balo salonu yer alır. Büyük, 56 sütunlu kabul salonu 750 ışıkla aydınlanan, İngiliz yapımı 4,5 tonluk muazzam kristal avizesi ile ziyaretçilerin ilgisini çeker.Sarayın, Muayede Salonu'nda yer alan 4,5 tonluk kristal avizeSarayın giriş tarafı Sultanın kabul ve görüşmeleri, tören salonunun diğer tarafındaki kanat ise harem bölümü olarak kullanılmıştır. İç dekorasyonu, mobilyaları, ipek halı ve perdeleri ve diğer tüm eşyası eksiksiz olarak, orijinaldeki gibi günümüze gelmiştir. Dolmabahçe Sarayı mevcut hiçbir sarayda bulunmayan bir zenginlik ve ihtişama sahiptir. Duvar ve tavanlar devrin Avrupalı sanatkârlarının resimleri ve tonlarca ağırlığında altın süslemeleri ile dekore edilmiştir. Önemli oda ve salonlarda her şey aynı renk tonlarına sahiptir. Bütün zeminler birbirinden farklı, çok süslü ahşap parke ile kaplıdır. Meşhur Hereke ipek ve yün halılar, Türk sanatının en güzel eserleri, birçok yerde serilidir. Avrupa ve Uzak Doğu'nun ender dekoratif el işi eserleri sarayın her yerini süsler. Sarayın pekçok odasında kristal avizeler, şamdanlar ve şömineler bulunur.Dünyadaki saraylar içerisinde en büyük balo salonu buradakidir. 36 metre yüksekliğindeki kubbesinden ağırlığı 4,5 ton olan devasa kristal avize asılı durur. Önemli siyasi toplantılarda, tebrik ve balolarda kullanılan bu salon, önceleri alttaki, fırına benzer bir düzen ile ısıtılırdı. Saraya kalorifer ve elektrik sistemi daha sonraları eklenmiştir. Altı hamamdan, Selamlık bölümünde olanı, oymalı alabaster mermerleri ile dekorludur. Büyük salonun üst galerileri orkestra ve diplomatlar için ayrılmıştır.Sarayın, kristalden yapılmış billur korkuluklu merdivenleriUzun koridorlar geçilerek varılan harem bölümünde, sultan yatak odaları ve sultanın annesinin bölümü ile diğer kadın ve hizmetkârlar bölümleri bulunmaktadır. Sarayın kuzey eklenti bölümü şehzadelere tahsis edilmiştir. Girişi Beşiktaş semtinde olan yapı, günümüzde Resim ve Heykel Müzesi olarak hizmet vermektedir. Saray Haremi'nin dış tarafında ise, Saray Tiyatrosu, Istabl-ı Âmire, Hamlacılar, Attiye-i Senniye Anbarları, Kuşhane Mutfağı, Eczahane, Pastahane, Tatlıhane, Fırınlar, Un fabrikası, Bayıldım Köşkleri bulunmaktaydı.Saray'ın Muayede Salonu'nun kapısıDolmabahçe Sarayı yaklaşık olarak 250.000 m²'lik bir alanda yer almaktadır. Saray, müştemilatının hemen hemen tamamıyla birlikte deniz doldurularak, bu zemin üzerine 35 - 40 cm çapında, 40 - 45 cm satrançvari aralıklarla, meşe kazıklar çakılarak üzerine takviye edilmiş yatay hatıllarla bütünleştirilmiş 100 - 120 cm kalınlığında oldukça sağlam horasan harçlı döşek (radyojeneral) üzerine kagir olarak inşa edilmiştir. Kazık boyları 7,00 - 27,00 m arasında değişmektedir. Yatay peşteban hatıllar ise 20 x 25 - 20 x 30 cm dikdörtgen kesitindedir. Horasan döşekler esas kütlenin 1,00 - 2,00 m dışına taşacak (ampatman) şeklinde oluşturulmuşlardır. Yıktırılan eski sarayların temel döşekleri tamir ettirilerek yeniden kullanılmıştır. Gayet sağlam olduklarından, hiçbiri tasman yapmamış, çatlama ve yarılma olmamıştır.Sarayın temel ve dış duvarları, masif taştan, bölme duvarları harman tuğlasından, döşeme, tavan ve çatılar ahşap olarak yapılmıştır. Beden duvarlarında takviye amacıyla demir gergiler kullanılmıştır. Masif taşlar, Haznedar, Safraköy, Şile ve Sarıyer'den getirilmiştir. Stuka mermerle kaplanan tuğla beden duvarları, somaki mermer plak veya kıymetli ağaçlardan faydalanılarak lambrilerle örtülmüştür. Pencere doğramaları meşe kerestesinden yapılmış, kapılar maun, ceviz veya daha kıymetli kerestelerden imal edilmiştir. Çıralı çam keresteler Romanya'dan, meşe dikme ve hatıllar Demirköy ve Kilyos'tan, kapı, lambri ve parke keresteleri de Afrika ve Hindistan'dan getirtilmiştir.Alttan kızdırmalı alaturka stilinde inşa edilen kagir kubbeli hamamlarda Marmara mermeri, Hünkâr hamamında ise Mısır alabaster cevheri kullanılmıştır. Pencerelerde özel imalatla ultraviyole ışınlarını geçirmeyen camlar kullanılmıştır. Özellikle padişahın kullanımında olan yerlerdeki duvar ve tavan süslemeleri diğer mekanlardakilere nazaran daha fazladır. Çatılarda toplanan kar ve yağmur suları dere ve oluklarla kanalizasyona bağlanmıştır. Kanalizsyon şebekesi kafi miktarda borularla kurulmuş, atık sular çeşitli işlemlerle temizlenerek, dört ayrı yerden denize akıtılması sağlanmıştır.SüslemeleriDolmabahçe Sarayı'nın dış süslemeleri, Barok, Rokoko ve Ampir motiflerinden oluşurDolmabahçe Sarayı'nın iç ve dış süslemeleri Batı'nın çeşitli sanat dönemlerinden alınan motiflerin birarada kullanılmasıyla gerçekleştirilmiştir. Barok, Rokoko ve Ampir özelliğindeki motifler içiçe kullanılmıştır. Sarayın inşaatında Marmara Adaları'ndan çıkarılan maviye benzer bir renkteki mermer kullanılmış, iç süslemede ise su mermeri, billur, somaki gibi kıymetli haiz mermer ve taşlarla çalışmalar yapılmıştır. Dış cephelerdeki süslemelerde olduğu gibi iç tezyinatta da eklektik (seçmeci) anlayış hakimdir. Sarayın duvar ve tavan süslemeleri İtalyan ve Fransız sanatçılar tarafından yapılmıştır. İç süslemelerde çoğunlukla altın tozu kullanılmıştır. Resimler sıva ve alçı üzerine yapılmış, duvar ve tavan süslemelerinde perspektifli mimari kompozisyonlarla boyutlu yüzeyler meydana getirilmiştir. Sarayın iç dekoru, tarih akışı içinde ilaveler yapılarak zenginleştirilmiş, özellikle yabancı devlet adamı ve kumandanların hediyeleri ile salon ve odalar ayrı bir değer kazanmıştır.Séchan isimli yabancı bir sanatkar sarayın dekore edilmesinde ve döşenmesinde çalışmıştır. Avrupai stilde (Regence, XV. Louis, XVI. Louis, Viyana-Thonet) ve Türk tarzındaki mobilyaların yanısıra, saray odalarında görülen minder, döşek ve şalteler alaturka hayat tarzının devam ettirildiğini göstermektedir. 1857 tarihli belgelerde Séchan'a başarısından dolayı nişan verildiği ve kendisine üçmilyon frank hakkının ödenmesi gerektiği açıklanmıştır. Sarayın, İtalyan ve Fransız sanatçılar tarafından yapılmış tavan süslemeleriDöşemelik ve perdelik kumaşların tamamı yerli olup, sarayın dokumahanelerinde üretilmiştir. Sarayın parkelerinin üzerini (yaklaşık 4.500 m²'lik bir alanı) 141 halı ve 115 seccade süslemektedir. Halıların büyük bir kısmı Hereke fabrikalarındaki tezgahlarda imal edilmiştir. Bohemya, Bakara ve Beykoz avizelerinin toplam sayısı 36'dır. Ayaklı şamdanların, bazı şöminelerin, billur merdiven korkuluklarının ve bütün aynaların malzemesi kristaldir. Sarayda ayrıca 581 tane kristal ve gümüşten yapılmış şamdan mevcuttur. Toplam 280 vazodan 46 tanesi Yıldız porseleni, 59'u Çin, 29'u Fransız Sevr, 26'sı Japonya, geri kalan diğerleri de muhtelif Avrupa ülkelerinin porselenleridir. Herbirinin ayrı bir özelliği olan 158 adet saat sarayın oda ve salonlarını süslemektedir. Yaklaşık 600 adet tablo, Türk ve yabancı ressamlar tarafından yapılmıştır. Bunlar arasında saray baş ressamı Zonaro'nun 19, Abdülaziz döneminde İstanbul'a gelen Ayvazovsky'nin 28 tablosu da bulunmaktadır. Duvar ve kapıları Dolmabahçe Sarayı'nın Saltanat KapısıDolmabahçe Sarayı'nın kara tarafındaki aşılması oldukça güç duvarların ne zaman yapıldığına dair kesin bir bilgi olmamakla birlikte, sarayın bugünkü duvarlarının Beşiktaş Sarayı ile Dolmabahçe'de bulunan eski saray zamanlarında yaptırıldığı hususunda yabancı kaynaklar mevcuttur.Dolmabahçe adıyla meşhur padişah bahçesinin duvarı harabeye dönmüş, böylece içindeki muhteşem binalar da devamlı toz duman içinde kalınca, çalışkan ve gayretli Vezir-î Azam diğer bahçelerden daha fazla ihtişama layık buranın böylesine çirkin bir vaziyette olmasının sarayın şan ve şerefine zarar getireceği fikrindedir. Çünkü, burası gerek kara ve gerekse deniz yoluyla İstanbul'a gelen misafirlerin, yolcuların ister dost, ister düşman olsun dikkatlerini çeken bir yerdir. Bu duvarın onarımı ve yapımıyla sarayın Beşiktaş'ta bulunan diğeriyle bütünleşebileceği, böylelikle eski itibarını koruyacağı bir ferman vasıtasıyla inşaatın yönetici ve idarecilerine bildirilmişti. Vezir-î Azam'ın üstün gayretleriyle saraydan Kabataş'a kadar bir duvar çekilmiştir. Fındıklı sakinleri daha önceleri Arap iskelesiyle Dolmabahçe ve Beşiktaş'a gitmekteyken, iskele yerine bir liman yapılmış, halk da Dolmabahçe'den geçmeye izinli olmuştur.Dolmabahçe Sarayı'na gösterilen önem, kara ve deniz tarafında bulunan kapılarda da görülmektedir. Çok süslü ve heybetli bir görünüme sahip kapılar sarayla bütünlük sağlar. Hazine kapısı, bugün idare binası olarak kullanılan Hazine-i Hassa ile Mefruşat Dairesi arasında bulunur. Yuvarlak kemerli ve beşik tonozlu bölümü bu kapının esas kirişini oluşturur. Kapının iki kanadı demirden imal edilmiştir. Kapının girişinde her iki tarafta, yüksek kaideler üzerinde ikiz sütunlar vardır. Hazine kapısının sağ ve solundaki kapılardan Hazine-i Hassa ve Mefruşat Daireleri'nin avlularına giriş sağlanmıştır. Kapının taçlandırılmış üst tarafında bulunan madalyonda oval şekil I. Abdülmecit'in tuğrası ve bunun altında da Şair Ziver'in 1855/1856 tarihli kitabesi yer alır. Kitabenin hattatı Kazasker Mustafa Efendi'dir. Dolmabahçe Sarayı'nın Hazine KapısıHazine Kapısı'nın süslemesi daha ziyade kartuşlar, askı çelenk, inci, yumurta dizileri, istiridye kabukları motiflerinden oluşmaktadır. Üzerinde Abdülmecit'in tuğrasının bulunduğu Saltanat Kapısı, koridorlu iki yüksek duvar arasında bulunur. Bir taraftan bayıldım bahçesine, diğer taraftan da Hasbahçe'ye bakan kapının demirden yapılmış iki kanadı vardır. Abidevi bir görünüme sahip olan kapının girişinde her iki tarafta da birer sütun vardır. Kapı, büyük panolar içine alınmış madalyonlardan sonra ikiz sütunların kullanılmasıyla taçlandırılmıştır. İçte ve dışta ikişer kulesi vardır. Saltanat Kapısı, yabancı ziyaretçilerin de ilgisini çekmektedir. Gerek Dolmabahçe Sarayı'nı ziyarete gelenler, gerekse Boğaz turuna katılanlar tarafından hatıra fotoğrafları çekilmektedir.Bu iki kapıdan başka Koltuk, Kuşluk, Valide ve Harem Kapıları da sarayın kara tarafında özenle yapılmış kapılardır. Dolmabahçe Sarayı'nın deniz tarafına bakan cephesinde taçlı, demir kanatlı, madalyonlu, bitki motifleriyle süslü, birbirlerine dilimli parmaklıklarla bağlanmış beş yalı kapısı vardır.BahçeleriDolmabahçe Sarayı'nın Has BahçesiBeşiktaş Hasbahçe ile Kabataş'taki Karabali (Karaabalı) bahçeleri arasında kalan koy doldurularak bahçeler birleştirilmişti. Bu bahçelerin arasına inşa edilen Dolmabahçe Sarayı'nın deniz ile kara tarafındaki yüksek duvar arasında kalan alanda oldukça bakımlı bahçeleri bulunur. Hazine Kapısı ile saray girişi arasındaki kareye yakın dikdörtgen şeklindeki Has Bahçe, Mabeyn veya Selamlık Bahçesi adlarıyla da tanınmaktadır. Avrupai tarzda düzenlenmesi yapılan bahçenin ortasında büyük bir havuz bulunur. Muayede salonunun kara tarafında kalan Kuşluk Bahçesi ise adını Kuşluk Köşkü'nden almıştır.Dolmabahçe Sarayı'nın Harem Dairesi'nin kara tarafında bulunan Harem Bahçesi'nde oval havuz ve geometrik şekillerle düzenlenmiş tarhlar bulunur. Deniz tarafındaki bahçeler Has Bahçe'nin devamı sayılır. Büyük Yalı Kapısı'nın iki yanında yer alan tarhların ortasında birer havuz vardır. Tarhların geometrik şekillerle düzenlenmesi, süslemede fener, vazo, heykel gibi objelere yer verilmesi, bahçelerin de ana yapı gibi batı etkisi altında kalındığını gösterir. Sarayın bahçelerinde daha ziyade Avrupa ve Asya kökenli bitkiler kullanılmıştır.HamamlarıSaray'ın Selamlık Dairesi'nde yer alan Sultan Hamamı'ndan görünümSarayın selamlık kısmında bulunan Somaki Hamam'ın dinlenme odasındaki iki pencere denize bakar. Çini soba, masa ve koltuk takımlarının bulunduğu bu odadan, tavanı haçvari motifli filgözleriyle kaplı antreye geçilir. Sol tarafta tuvalet ve karşıda somaki mermerden yapılmış çeşme bulunur. Antrenin sağından masaj odasına geçilir. Buranın aydınlanması iki büyük pencereyle filgözleriyle sağlanmıştır. Gece aydınlatmalarının, masaj odasına geçilen kapının sağ ve sol taraflarındaki camekan bölmelere konulan lambalarla yapıldığı görülmektedir. Barok tarzda yapılan hamamın duvarları yaprak, kıvrımlı dal ve çiçek motifleriyle süslenmiştir. Girişin sağ ve solunda somaki kurnalar vardır, ayna taşlarının işçiliği dikkat çeker.Dolmabahçe Sarayı'nın Harem Dairesi'nde yer alan bir hamamdan görünümHaremde bulunan Çinili Hamam'a küçük bir koridordan geçilir. Sağda, hamamın tuvaletine girilen antrede, ayna taşı çiçek motifleriyle süslü, bronzdan yapılmış bir çeşme bulunur. Sade bir tuvaleti vardır. Koridorun sonunda iki büyük pencereli ve tavandaki filgözleriyle aydınlanması sağlanan masaj odasında oturma yerleri vardır. Ayrıca, burada, Kütahya yapımı, sıraltı tekniğiyle imal edilmiş, sekiz çini parçasından oluşan ve her bir çini parçasında şamdan bulunan bir masa mevcuttur. Geceleri sekiz adet mumla bu mekanın aydınlatıldığı anlaşılmaktadır. Masaj odasının duvarları 20 x 20 cm çiçek demeti desenli seramiklerle kaplıdır. Girişin sol tarafındaki mermer kurnanın ayna taşı Barok tarzındadır. Sıcaklık bölümüne geçilirken kapının iki tarafındaki duvar içinde kalan cam bölmeler kandiller için yapılmıştır. Buradaki üç kurnadan, sağ ve soldakilerinin ayna taşları mermer oymalı olup Barok tarzındadır. Girişin karşısında bulunan bronz çeşmeli kurna diğerlerinden daha büyüktür. Tavandaki geometrik şekillerle meydana getirilen filgözleri, mekanın aydınlatılmasını sağlar. Duvarlar, papatya desenli seramiklerle kaplanmıştır.Alt katta bulunan diğer bir hamam da Harem Hamamı adıyla tanınır. Aydınlanması tepe camlarıyla sağlanan hamamın sıcaklığında üç kurna vardır. Banyo şeklindeki Atatürk'ün hamamına salondan girilir. Yıkanma yerinin sağ tarafında bir küvet, sol tarafında ise musluk ile tuvalet bulunmaktadır. Girişin karşısında kurşun vitraylı pencere bulunmaktadır. Soldan dinlenme odasına geçilir. Burada ilaç dolabı, masa ve bir sedir bulunur. Sol tarafta ayna taşı çiçek motifleriyle süslü bir çeşmeyle yine sol tarafta koridora bir çıkış vardır.Aydınlatma ve ısıtmaSarayın giriş kapısı ve aydınlatmalarıİnönü Stadyumu'nun bugünkü bulunduğu yerde Gazhane, Dolmabahçe Sarayı'nın aydınlatma ve ısıtılması için kullanılmıştır. Dolmabahçe Gazhanesi, 1873'e kadar Hazine-i Hassa tarafından yönetilirken, daha sonraları Fransız Havagazı Şirketi'ne devredilmiştir. Bir süre sonra da şirketin yönetimi Belediye'ye geçmiştir. Havagazıyla aydınlatma sadece sarayda olmamış, İstanbul'un bazı semtleri de Gazhane'den faydalanmıştır.Muayede Salonu'nun ısıtılması değişik bir teknikle yapılmaktaydı. Salonun bodrumunda ısıtılan hava, gözenekli sütun kaidelerinden içeriye veriliyor, böylelikle kubbeli büyük mekânda 20°C'ye varan bir sıcaklık elde ediliyordu. Sultan Reşad döneminde, saraydaki gazlı lambaların aslî görünümleri korunarak, elektrikle çalışır hale dönüştürülmüştür. Bu döneme kadar ısıtmada şömineler, çini sobalar, mangallar vasıtasıyla olurken, bunların yerini kalorifer almıştır.

10 Kasım 2009 Salı

ANTALYA DAKİ TURİSTİK MAĞARALAR VE ÖZELLİKLERİ

Antalya, mağara oluşumu bakımından oldukça zengin bir ilimiz olup, Toros dağ kuşağının eteklerinde kurulmuştur. Toros Dağları ana iskelet bakımından genellikle kireçtaşlarından (kalkerlerden) oluşmuştur. İldeki mağaraların büyük bir çoğunluğu da bu kireçtaşı formasyonları içinde gelişmiştir. Antalya’da yaklaşık 500 kadar mağara tespit edilmiştir. Bunlardan yalnızca birkaç tanesi uluslararası öneme sahiptir.

Karain Mağarası
AntalyaKarain Mağarası, Antalya'nın 30 km. kuzeybatısında eski Antalya-Burdur karayoluna 5-6 km. uzaklıkta bulunan Yağca köyü sınırları içinde bulunur. Türkiye'nin en büyük doğal mağaraları arasında yer alan Karain Mağarası, önünde bulunan traverten ovasından 150 m., denizden ise 430-450 m. yüksekliktedir.İnsanlık tarihinin başlangıcındaki süreç içinde mağara, Paleolitik, Neololitik, Kalkolitik, Eski Tunç gibi protohistorik çağlarda ve Klasik Çağ'da insanlar tarafından sürekli bir biçimde iskan edilmiştir. Bunun doğal bir sonucu olarak da yaklaşık 11 m'yi bulan kalın bir kültür dolgusu içermektedir. Ancak Karain Mağarası'nın en uzun süren ve en önemli iskanı Paleolitik Çağ ile ilgilidir. Klasik dönemlerdeki kullanım daha çok Adak Mağara (tapınak) niteliğinde olup, mağara alnı ve dış duvarları üzerinde Grekçe kitabe ve nişler bulunmaktadır. Karain Mağarası'nda yapılan kazılarda elde edilen arkeolojik buluntular, Antalya Müzesi'nde ve mağaranın hemen yakınında bulunan Karain Müzesi'nde sergilenmektedir.Karain Mağarası turizme açıktır.
Damlataş Mağarası
Alanya Damlataş Mağarası, Alanya'nın içinde ve deniz kıyısında bulunmaktadır. Merkeze 3 km. uzaklıktadır. Toplam uzunluğu 30 m. olan mağara; kuru ve yatay mağara tipindedir. 200 m'lik bir alanı kaplamaktadır. Çok sayıda sarkıt ve dikitin eşsiz bir görüntü verdiği mağara, 15 m. yüksekliktedir.Birbirinden güzel binlerce sarkıt ve dikitlerle süslü bu mağara hemen koruma altına alınıp mağara hakkında araştırmalara başlanmıştır.Damlataş Mağarası hakkında ilk araştırmalar, Galip Dere tarafından yapıldı. Galip Dere, gazetelerin birinde 2. Dünya Savaşı zamanında atılan gaz bombalarından korunmak için bir mağaraya sığınan Almanlar’ın içinde astımlı olanların şifa bulduklarına dair bir haber okur. Mağaranın sağlık açısından faydası konusunda resmi incelemeler başlar. Doktor ve kimyagerlerden oluşan ekibin incelemelerinden sonra mağaranın astıma iyi geldiği tespit edilir.Damlataş Mağarası'nın kapısından içeri girince 45-50 m. uzunluğunda bir geçit, 13-14 m. çapında ve 15 m. yüksekliğinde silindirik bir boşluk, ayrıca 15000 senede oluşmuş sütunlar vardır. Mağaranın iki katlı olan boşluğu 2500 metreküp hava ihtiva etmektedir. İçindeki ısı yaz-kış 22.3 derecedir. Mutlak nem 19.6 derece nispi nem %98'dir. Mağara dış tesirlerden arınmış olup havasında bol miktarda asit karbonik vardır. Hava basıncı deniz seviyesinden biraz aşağıda olmasına rağmen 760 mm.'dir. Mağara boşluğunun tamamı 180-200 metrekaredir. Mağara etrafındaki kalınlık 10 m.'yi bulduğu için çökme ihtimali yoktur. Senenin 5-6 ayında devamlı damlar.
Damlataş Mağarası'nın Tıbbi Fonksiyonu: Mağaranın astıma iyi gelen dört vasfı olduğu tespit edilmiştir. Mağaranın ortamında bulunan normalden 8-10 misli fazla karbondioksit, yüksek oranda nem, alçak sühunet, radyoaktivite gibi unsurların ilk ikisinin astıma iyi geldiği, diğer ikisinin de yardımcı faktör olarak kabul edildiği bilinmektedir. Alanya'ya astım tedavisi için gelen hastaların, öncelikle bir doktordan mağaraya girmesinde bir sakınca olmadığına dair rapor alarak, mağaranın ilgili memuruna başvurması gerekmektedir. Tedavi süresince sembolik bir ücret ödenir.Damlataş Mağarası turizme açıktır.
Dim Mağarası
AlanyaDim Mağarası, Alanya merkezinin 12 km. doğusunda bulunan Cebereis Dağı'nın yamacındadır. Dim Mağarası, Türkiye'nin en güzel mağaralarından biridir. Alanya'ya yakın olması ve çevrenin piknik yerleri ve ormanlarla kaplı olması nedeniyle ziyarete uygundur. Tarih öncesi ve tarihi devirlerde insanlar tarafından barınak olarak kullanılmasından dolayı çevre halkı tarafından "Gavurini Mağarası" olarak adlandırılmıştır.Dim Mağarası kuzey-güney doğrultuda uzanan kireçtaşlarının erimesi sonucu meydana gelmiştir. Dim Çayı'nın Vadisi'ni iyice derinleştirmesi sonucu su seviyesi de derinlere indiğinden mağara kurumuştur. Hidrolojik aktivitenin kaybolmasından sonraki dönemlerde tavan ve duvarlardan kaya bloklarının düşmesi sonucu hacim genişlemesi devam etmiştir. Bu gelişme sırasında duvarlardan ve tavandan sızan sular sarkıt, dikit, sütun ve duvarları örten bayrak ve perde kireçtaşlarının oluşmasına neden olmuştur. Dim Mağarası'nın orta ve son kesimlerinde tavandan düşmüş kaya blokları tabanı kaplar. Mağaranın girişten itibaren 40. m’sinde ikinci bir girişi vardır.Dim Mağarası turizme açıktır.

Altınbeşik Mağarası
AksekiAltınbeşik Mağarası, Akseki ilçesine bağlı Ürünlü köyünün doğusunda derin ve sarp Manavgat Vadisi'nin batı yamacında bulunur. Köydeki mağaraya ancak bir saatlik yürüyüşle gidilebilir. Toplam uzunluğu 2500 m. olan mağaranın girişe göre en yüksek noktası 101 m'dir. Yatay ve kısmen aktif mağaradır. Mağaranın alt ve orta seviyesinin zaman zaman aktif olması nedeniyle kurak mevsimlerde de büyük ölçüde göletler oluşmaktadır. Üst seviye devamlı kurudur. Mağara havası çok rutubetli ve ısısı 16-18°C civarındadır. İçeride dikkati çekecek hayvan topluluklarına rastlanmamıştır.Altınbeşik Mağarası Türkiye'nin en güzel mağaralarından biridir. Çevrenin karstik topografyası ve çam ormanları güzel bir manzara oluşturmaktadır. Altınbeşik Mağarası çok uzun ve büyük bir yeraltı sisteminin çıkış ucunda bulunmaktadır. Kızılova, Kambos ve Söbüce suyunu çeken bu büyük sistem, Oruç Düdeni Mağarası altında Altınbeşik-Düdensuyu Mağarası'nda son bulur. Böylece bu büyük yeraltı su sistemi, kuş uçuşu 100 km'den fazla uzunluğu ile, dünyadaki en uzun ve büyük karst sistemlerinden biridir. Mağara içinden çıkan su yeraltından Beyşehir Gölü ile bağlantılıdır.Toros Dağları'nın altındaki bu ilginç yeraltı dünyasını görmek için özel hazırlık ve gereçler gereklidir. Yer altında çok sayıda mağara ve göl vardır. Bu göllerin su seviyeleri farklı olup aralarında çağlayanlar oluştururlar. Mağaralarda dev boyutlarda sarkıt ve dikitler mevcuttur. Altınbeşik Mağarası'sı ve göllerin milyonlarca yıllık bir sürecin sonucu oluştuğu bilinmektedir.
Altınbeşik Mağarası'nın oluşum teorisi: Kalkerli bir yapıya sahip olan bu dağlık yerde sular çatlaklardan içeriye sızmış ve oluşan bazı kimyasal reaksiyonlarla yer yer erimeler ve böylece yer altında küçük boşluklar oluşmuştur. Bu boşluklar suyun aşındırıcı ve sürükleyici etkisi ile zamanla büyüyüp mağara halini almıştır. Mağaralarda toplanan su da yer altı göllerini oluşturmuştur. Bu süreç günümüzde de devam etmektedir. Konu ile ilgilenenler ve cesur tırmanıcılar için, Altınbeşik Mağarası eşi bulunmaz bir doğa harikasıdır.Altınbeşik Mağarası adını üst kısımda yer alan Altınbeşik Tepesi'nden almaktadır. Toroslar, bu bölgede hem jeolojik hem de jeomorfolojik yönden çok karışık bir yapıya sahiptir. Mağaradaki araştırmalar henüz tamamlanamamıştır
Zeytintaşı Mağarası
SerikZeytintaşı Mağarası, Antalya'ya bağlı Serik ilçesinin 15 km. kuzeyinde bulunan Akbaş köyünün Gökçeler Mahallesi'nin güneydoğusunda Zeytinlitaş Tepesi'nin güney yamacında yer alır. Zeytinlitaş Tepe, Köprüçay'ın önemli bir kolu olan Koca Dere ile Gökçeler Deresi arasında parçalanmış bir sırt şeklinde uzanır. Mağaraya Serik'ten Urundu - Deniz Tepesi - Kızıllar - Gökçeler - Akbaş yoluyla gidilmektedir. Stabilize olan bu yolun 15. km'sindeki Gökçeler Mahallesi'nden doğuya ayrılan 400 m'lik tali yol ile mağaranın önüne kadar varılmaktadır.Taşocağı işletmesi için yeni açılan bir galeri ile tesadüfen bulunan Zeytintaşı Mağarası küçük fakat bozulmamış zengin damlataşları ile kaplı ilginç bir mağaradır. Mağara girişinin hemen kapatılarak koruma altına alınması ( l. derece SİT alanı) içindeki damlataşların tahrip olmasını önlemiştir.Zeytintaşı Mağarası içi, görünümleri son derece güzel her türden damlataş oluşumları ile kaplıdır. Özellikle mağaranın her kesiminde gelişen ve boyları yer yer 0.5 m’yi bulan makarna sarkıtlar Zeytintaşı Mağarası'nın karakteristik şeklidir. Gelişimleri hala devam eden bu yavru sarkıtlara, ülkemizde her mağarada rastlamak mümkün değildir. Ayrıca büyük sütunlar arasında yer alan gölcükler mağaranın görünümünü daha da ilginç şekle dönüştürmektedir. Bu özellikleri, Zeytintaşı Mağarası'nın turizm amacıyla kullanımı için son derece uygun ortam hazırlamıştır. Ayrıca bulunduğu doğal çevrenin vahşi güzelliği, ulaşımının kolay oluşu, Antalya-Alanya karayolu ve Aspendos'a yakınlığı, mağaranın turizm değerini daha da arttırmıştır. Zeytintaşı Mağarası turizme açıktır.
Tilkiler Mağarası
ManavgatTilkiler Mağarası, Antalya - Manavgat İlçesi Oymapınar Baraj alanında yer almaktadır.Tilkiler Mağarası, Yatay gelişmiş ve aktif bir mağara olup uzunluğu 7 km. dir. İlkbahar aylarında su seviyesi yükselir. Mağara baraj etüdleri sırasında açılan enjeksiyon galerilerinden birinde doğal bir galeriye rastlanması sonucu ortaya çıkarılmıştır. Konglomera içinde gelişmiş olması da mağaraya ayrı bir bilimsel değer kazandırmaktadır.
Aşıklar Mağarası
Alanaya Aşıklar Mağarası, Alanya'nın tarihi yarımadası, denize yakın yamacında iki girişli bir mağaradır.Aşıklar Mağarası'na Cilvarda burnuna doğru teknenin kayalıklara yanaşmasından sonra kayalara tırmanılarak çıkılır. 75 metre uzunluğundadır. Alçak tavanı nedeniyle mağaranın içinde zaman zaman eğilerek yürünür. Aşıklar Mağarası'nın, Damlataş tarafındaki ağzı, denizden sekiz metre kadar yüksektedir ve buradan denize atlanır. Bu sırada tekne Cilvarda burnunu dönüp gelmiş olur ve mağaradan atlayanları denizden toplayıp yoluna devam eder.Söylenceye göre antik çağın korsanları Aşıklar Mağarası'da ganimetlerini ve esir kızları saklamıştır. Mağaranın 'Aşıklar' adını kimseye görünmeden baş başa kalmak isteyen aşıklardan aldığı sanılmaktadır.
Korsanlar Mağarası
Alanya Korsanlar Mağarası, Alanya Kalesi'nin bulunduğu tarihi yarımadanın altında bir deniz mağarasıdır. Teknelerle gidilir.Yarımada çevresindeki tekne turlarında ilk mağaradır. Korsanlar Mağarası, eskiden etrafına korku saçan korsanların soygunlardan elde ettikleri malları depoladıkları ve kaçırdıkları kızları tuttukları yer olarak ün salmıştır.Korsanlar Mağarası'nın tahminen 10 m. genişliğinde, 5-6 m. yüksekliğinde olan ağız kısmı küçük teknelerin rahatlıkla içeri girip çıkmalarına imkan verir. Bir söylenceye göre mağaranın içinden kaleye çıkan gizli bir yol varmış ve antik çağın korsanları ganimetlerini bu yoldan yukarı çıkarırmış.
Kocain Mağarası
Antalya Kocain Mağarası, Antalya'nın 45 km. kuzeyinde yer alır. Mağaraya, Antalya-Burdur karayolundan Camiliköy-Ahırtaş köyleri üzerinden ulaşılır.Türkiye'nin en geniş ağzına ve tek parça olarak en büyük galerisine sahip bir mağaradır. Kocain Mağarası 600 metre uzunluğunda, girişinde 35 m., içerde 75 m. genişliğinde, bazı yerlerde 50-60 m. yüksekliği olan çok büyük bir salondan ibarettir. Kocain Mağarası'nın ağzında Prehistorik devirlerde, daha sonra da Romalılar zamanında iskan edildiğine dair kalıntılar mevcuttur. İçinde çimentolu sarnıçların bulunması, tarihi devirlerde de oturulmuş olduğuna bir delil olarak gösterilebilir. Mağara, iç içe meydana gelmiş iki büyük salon ve bu iki boşluğu ayıran dev dikitlerden oluşmuştur. Dev istalagmit kolonları yanında gayet güzel beyaz kristalizasyonlar da bulunmaktadır.

Geyikbayırı Mağarası
Geyikbayırı Mağarası, Antalya'ya 26 km. uzaklıktaki Geyikbayırı köyündedir. Antalya'dan batı yönünde Çakırlar köyü üzerinden Geyikbayırı köyüne gidilebilir. Köyün merkezinden mağaraya 5 dakikalık bir yürüyüşle erişilebilir.120 m. toplam uzunluğundaki Geyikbayırı Mağarası'nın girişe göre en derin noktası 6,5 m'dir. Genellikle kuru, zaman zaman aktif mağara tipindedir. Yaz aylarına tamamen kurudur. Yağışlı mevsimlerde taban suyu yükseldiğinde mağara tabanını su basmaktadır. Mağara ısısı, yaz aylarında açık havaya nazaran serindir. Sonbaharda açık hava ile eşit ısı gösterir.Turizme açmaya değer bulunmuş bir mağara olan Geyikbayırı Mağarası'nda, çalışmalar devam etmektedir.
Konakaltı Mağarası
Antalya'da Atatürk Parkı'nın denize inen falezli kıyısındadır. Mağaraya karadan ulaşım yoktur. 60 m. toplam uzunluğundaki mağara yatay mağara tipindedir. Denizle bağlantılı olması nedeniyle deniz mağarası da sayılabilir. Genellikle kurudur. Doğu salonunun bir kısmı sular altındadır. Batı salonunda dalgalar nedeniyle su birikintileri vardır.Konakaltı Mağarası'nın doğuya ve batıya doğru iki girişi vardır. Mağaranın girişi deniz seviyesinden 3 m. yukarıdadır. Doğu bölümünün tabanı kısmen deniz seviyesine inmektedir. Mağaranın doğu salonu, tümüyle kaya blokları ile kaplıdır. Batı salonu kısmen sarkıt, dikit ve sütunlarla kaplıdır. Batı salonuna bağlı iki küçük odanın travertenlerle süslü olması ve hemen denizin kıyısında bulunması turistik değerini arttırmaktadır. Konakaltı Mağarası, açık havaya nazaran serindir. İçeride mağara çekirgesi ve az sayıda yarasa bulunmaktadır.
Sırtlanini Mağarası
Sırtlanini Mağarası, Antalya, Kemer Karacasu ilçesi, Yukarı Çamarası ile Nart/Gedik köyü arasında yer alır. Mağaraya her iki köyden de gidilebilir. 20-25 dakikalık bir yürüyüşle Narlıgedik köyü daha yakındır. Afrodisias harabelerine de yakındır. Toplam uzunluğu 348 m. (Ana Galeri: 147 m.) olan mağaranın girişe göre en derin noktası -32 m'dir. Yatay ve kuru bir mağaradır.Sırtlanini Mağarası çok dar bir ağızla başlar, 4-5 m. sonra asıl mağara boşluğuna ulaşılır. Salon yan yana gelişip duvar şeklini alan sütunlarla 5-6 bölüme ayrılmıştır. Salona bağlı tüm odalar sarkıt, dikit ve sütunlarla süslüdür. Dışarıda ısı 28 °C, nispi nem % 44 iken, mağara içinde ısı 17 °C ve nem miktarı % 85'tir.
Beldibi Mağarası
Beldibi Mağarası, Antalya-Kemer sahil yolunun yaklaşık 40. km'sinde Çamdağ tünelinin hemen çıkışında yer alan bir kaya altı sığınağıdır. Obaköy mevkiindedir.Deniz sahilinde 25 m. yükseklikte sığınak biçiminde bir mağaradır. Doğal tahribatla büyük ölçüde zarar gördüğünden içindeki dolgu tabakaları yağmur suları ve rüzgarla sürüklenerek akıp gitmiştir.
Beldibi Mağarası,Antalya bölgesinin ikinci önemli Prehistorik merkezidir. Tümü Mezolitik kültürleri içeren 6 tabaka tespit edilmiştir. Yapılan kazılarda Üst Paleolitik ve Mezolitik döneme ait çakmaktaşı aletler ele geçirilmiştir. Ayrıca kaya altı sığınağının duvarlarında, şematize insan, dağ keçisi ve geyik resimleri bulunmaktadır. Yerli ve yabancı turistlere devamlı açık olan bir arkeolojik SİT alanıdır.Mezolitik Çağ'n, seramikli ve seramiksiz bölümleri en güzel bir biçimde, Beldibi Mağarası'nda bulunan malzemelerle tanınmaktadır. Çakmaktaşı gereçlerin yanı sıra, çanak-çömlek parçaları ve özellikle aşı boyası ile kayalar üzerine yapılmış yaban keçisi ve benzeri hayvan figürleri ile ilgi çekicidir. 1956 yılında E.Y Bostancı tarafından bulunan mağaradaki bilimsel kazılar, ancak 1959 yılında başlamıştır. 1960,1966 ve 1967 yıllarında kazıya devam edilerek doğuda altı metre derinliğe inilmiştir.Çevresi çam ormanı ile kaplı Beldibi Mağarası üst Paleolilitik, Epipaleotilik ve Neolitik avcılar tarafından gerektiğinde bir sığınma ve yurt yeri olarak kullanılmıştır. Kazılarda Paleolitik, Mezolitik ve Mezolitik’ten Neolitik’e geçiş evrelerini yansıtan 6 katmanla karşılaşılmış; 4, 5 ve 6. katmanlar Üst Paleolitik döneme tarihlendirilmiştir.Buluntular arasında, beyaz kalker ve deniz hayvanı kabukları, katkılı
Aslanlı Mağarası
Antalya'nın Kirazlı Köyü Yayla mevkiinde olan Aslanlı (Yaren) Mağara'ya gitmek için Kirazlıdan Kuşadası yolunun 3. kilometresinde Dereboğazı mevkiinde araçtan inerek yarım saatlik bir yürüyüş yapmak gerekmektedir.Aslanlı (Yaren) Mağarası'nın toplam uzunluğu 110 m. olan mağara kısmen dikey, kısmen yatay tipindedir. Kuru bir mağaradır. Ekim ayında ısısı 18ºC'dir. Mesozoik yaşlı dolomitik mermerler içinde ve büyükçe bir fay üzerinde gelişmiştir. 6 m.lik dik bir inişten sonra mağara kabaca doğu-batı yönlü büyükçe bir fay boyunca batıya doğru 26 derece eğimle iner, 40 metreden sonra mağara daha da genişler ve tabanı eğimli bir salon görünümü alır. Salonun tabanı çamurlu toprak ve tavandan düşen kaya blokları ile kaplıdır.Aslanlı (Yaren) Mağarası'nın sarkıt ve dikitleri, duvarlarda perde ve bayrak travertenleri oluşmuştur. Dikitlerden birinin görünümü oturan bir aslana benzediği için bu ad verilmiştir.
Peynirdeliği Mağarası
Peynirdeliği Mağarası, Gedelme Yaylası mevkiindedir. Antalya'nın Kemer ilçesinden Gedelme yaylası'na kadar her türlü aracın gidebileceği bir yol vardır. Köy merkezinden mağara ağzına 4 dakikalık patika bir yolla ulaşılır.Mağaranın 65 m. kuzeyinde Bizanslılara ait duvar ve kalıntıları vardır.Peynirdeliği Mağarası'nın toplam uzunluğu 74 m olan mağaranın girişe göre en derin yeri -19 m. dir. Kuru, daha çok dikey mağara tipindedir. Mağaranın büyük bölümü kurudur. Sadece mağaranın sonunda ve en derin yerinde küçük bir gölcük vardır. Sonbaharda mağara ısısı 17ºC'dir. Peynirdeliği Mağarası ağzının büyük olması nedeniyle ısı açık havaya bağlantılı olarak değişir.Peynirdeliği Mağarası içinde sarkıt, dikit ve sütunlar gelişmiştir. Çevredeki tabii güzellikler ve tarihi ören yerleri mağarayı çekici kılmaktadır
Gök Mağarası
Mağara DalışıFinike'de bulunan Gök Mağarası mağara dalgıçlarının ilgisini çeken tatlı su kaynaklarından biridir.Ortalama 15 metre derinlikten sonra mağara suyunun tuzlu suyla karıştığı görülür. Geniş bir koridorla dibe doğru inen mağarada da sarkıtların bulunması daha önceden kuru olduğunun işaretlerindendir. 1995 yılında yapılan araştırma dalışlarından sonra bu mağaranın Asya'nın o güne kadar dalışı yapılmış en derin mağarası olduğu saptanmıştır.
Suluin Mağarası
Mağara DalışıAntalya platosu traverten bir platodur ve bu platoyu; su, kireç taşlarını eriterek meydana getirmiştir. Bu oluşumun altından bir çok tatlı su kaynakları denize karışmaktadır.Kırkgöz mevkiindeki Suluin Mğarası bu kaynakların doldurduğu ve içindeki sarkıt ve dikitlerden dolayı daha önceden kuru olduğu tahmin edilen sualtı mağaralarından birisidir. 1995 yılında yapılan bir araştırmada mağara derinliğinin 83 metreye ulaştığı ve kanallardan daha ilerlendiğinde 45 metre civarı bir derinlikte büyük bir salonun içine girildiği saptanmıştır.Bu salonun duvarları sarkıtlar, traverten havuzlar ve diğer oluşumlarla kaplıdır. Salona giren ve çıkan çok sayıdaki yan kollar olduğu yapılan araştırma dalışlarında görülmüştür.